21 Ekim 2018 Pazar

Arabic, a great language, has a low profile




JohnsonArabic, a great language, has a low profile

Part of the reason is that it is not really a single language at all
 Print edition | Books and arts

Among their many reverberations, the terrorist attacks of September 11th 2001 had a linguistic side-effect. Between 2002 and 2009 the number of university students in America learning Arabic shot up by 231%, making it a more popular subject than Latin and Russian. This was a “Sputnik moment”: like the Soviet satellite, it shocked Americans into studying their adversaries.

Latest stories

See more
But national attention soon wandered. Arabic-learning declined by 10% between 2009 and 2016—years in which America continued to fight in Iraq and later against Islamic State. In both America and Britain, Arabic is just the eighth-most-studied language, behind less important but somehow sexier ones such as (in British a-level exams) Italian.
Arabic is the fifth-most-spoken language in the world, with more than 313m speakers. It is an official language in 25 countries—more than any other except English and French—and one of six official languages at the United Nations. As the vehicle of one of the great faiths, Islam, it is widely studied for religious reasons. So why does it seem to punch below its weight in the secular world?
Part of the answer is that “Arabic”, today, is not really a single language at all. Scholars call it a “macrolanguage” instead. “Modern Standard Arabic” (msa) is the medium of serious writing and formal public speech across the Arab world. But Western students who sign up for a class in it soon discover that nobody speaks this “standard” as a native tongue; many Arabs hardly speak it at all. msais based on the classical Arabic of the Koran—written in the 7th century—with additional vocabulary for modern life.
But oral languages do not sit still for 14 centuries, and spoken “Arabic” is really a group of dialects different enough to be considered separate languages. They are often put in five approximate categories: north African, Egyptian, Mesopotamian, Levantine and Peninsular Arabic. Speakers from distant regions can struggle to understand each other’s dialects.
The standard version relates to them roughly as Latin does to today’s Romance languages. Consider Syrian Arabic. Some words are identical to their classical progenitors. But some sounds disappear, and others change wholesale: for example, the th sound becomes a d, s, t or z. Some dialectal words are borrowed from European languages, like talifoon (telephone), which is used alongside msa’shaatif. Others draw on local influences, such as Turkish. In many cases, words change meaning. Haka means to tell a story in msa, but it just means “to speak” in Syrian dialect. And the grammars are utterly different: the dialects are simpler than msa, but they must still be learned mostly anew.
The foreigner who wants to both read and speak Arabic, in other words, needs to acquire, if not quite two languages, one and a half. Worse, none of the dialects is big enough to play the role that Mandarin does in the Chinese family. Egyptian has generally been the best-known, thanks to the country’s heft in population and culture. But its native speakers are mostly limited to Egypt, with its stagnant economy and politics. No wonder attrition among learners is high; for every five who take up Arabic, roughly one makes it to advanced classes.
For Arabs, the dialects pose less of an everyday problem than all this might suggest. By improvising, Arabs from different regions do manage to talk to each other. They use features shared across the bigger dialects, as well as bits of msa, while avoiding the peculiarities of their own dialects as much as possible.
A bigger problem is the nature of msa. To read or write, Arabs essentially use a foreign language, one often taught with stultifying conservatism in schools. Some do so happily, proud of its long history, its complex and subtle grammar or its intimate links with Islam. But many ordinary people prefer reading or writing in languages such as French or English. French, supposedly in decline, has a quarter as many native speakers, but quite a lot more clout. To give one approximate measure, there are three times as many articles in French on Wikipedia as in Arabic, with five times as many edits. The Arabic book market is about a quarter the size of Belgium’s.
All this is a shame. Many Westerners might associate the language with today’s repressive Middle Eastern regimes, but there is far more to Arabic than that. It is the medium of Moses Maimonides’s medieval Jewish philosophy, the novels of Naguib Mahfouz and the songs of Feyrouz. No region, and no people or language, should ever be judged on its politics alone.

This article appeared in the Books and arts section of the print edition under the headline "Out of one, many"

Türk Kahvesi, Alev Alatlı video


Türk Kahvesi, Alev Alatlı

https://www.yenisafak.com/hayat/turk-kahvesinin-ilk-konugu-alev-alatli-3403544


Türk Kahvesi'nin ilk konuğu Alev Alatlı oldu: Kendini sevmeyen bir toplum olduk

TVNET ekranlarında başlayan Türk Kahvesi programının ilk konuğu yazar Alev Alatlı oldu. Türkü sevmeyenin tarihçi olamayacağını söyleyen Alev Alatlı'ya programda türküleriyle TRT sanatçısı Ulaş Kurtuluş eşlik etti. Kendisini sevmeyen bir toplum haline geldiğimizi ifade eden Alev Alatlı, "Ne bu millet koştur koştur ABD’ye gidip çocuk doğuruluyor. Ne bu yahu? Trump’ın ABD’sine gidip çocuk mu doğurulur?" dedi.

 Haber Merkezi   21 Ekim 2018, 10:54  Son Güncelleme: 21 Ekim 2018, 13:48  Yeni Şafak

'Gökyüzüne bakmayı unuttuğumuz bir dönem var'

"Bizim gökyüzüne bakmayı unuttuğumuz bir döne var" diyen Alev Alatlı, köklerimizin önemini her fırsatta dile getirdi. Alatlı şöyle konuştu:

Kaybettiğimiz şeyler var. Bence bir dönemi var Türkiye’nin veya bu toplumun. Bizim gökyüzüne bakmayı unuttuğumuz bir dönem var. Bu saz, onun sesi, gökyüzü, toprak… Bunlar bir bütündür. Duygu bütününü sunar. Dini inançlarla karışır, mimariyle karışır.
Köklerimizden koptuğumuzda taklidin içine düşeriz.
Samimiyetten koptuğumuz zaman demek daha doğru belki de. Kökler ille değişmez diye bir şey yok. İnsan revize olur. Kendimiz olmaktan çıktığımız zamandan bahsediyorum. Oradan çıktığınız anda samimiyetsizlik başlıyor. Samimiyetsizlik Türkiye’nin en büyük sorunlarından bir tanesi. Sürekli bir şey saklıyoruz birbirimizden. Realiteleri saklıyoruz.

Yabancılaşmayı tersine çevirmek için ne yapmalı?

İçtenlikle kim olduğumuzu birbirimize anlatmak ve anlamak. Kültürü biz önce Türklere satmalıyız. Önce Türklerin kendi kültürlerini benimsemeleri lazım. En son ne zaman hangi televizyonda Perihan Altındağ Sözeri sözü geçti. Bu daha ne kadar böyle gider?

Taklit hayat dediğimiz zaman sürekli ikinci sıraya mahkumsunuz. Hiçbir zaman tarihe geçen bir müzisyen olamazsınız, replika olursunuz. Açın televizyon kanalını bir tane adam gibi müzik programı yok, TRT hariç. Programları doğru düzgün yapmıyorlar. Kötü yapıyorlar. 1 milyon ödül koyun bakalım kaç tane saz kalan çocuk geliyor. Bakın ‘O ses Türkiye’ tıklım tıklım. Birçok güzel sesli çocuk geliyor. Marifet iltifata tabidir.Kültür dediğiniz şey saldım çayıra Mevlam kayıra bir şey değildir.

Kendisini sevmeyen bir toplum haline gelmek meselesi bu. Ne bu millet koştur koştur ABD’ye gidip çocuk doğuruyor. Trump’ın ABD’sine gidip çocuk mu doğurulur?

Türklerin kendi kültürlerinin ihtişamına aymaları lazım. Bu iki türlü olur; kendi hazinelerinizi derler toplarsınız. Siz olmadan ben olmam sen olacaksın ki ben olayım. Biz biziz ya, onlar da onları ya onları tanıyıp, onların eksikliklerinin üstüne gidip tanımak lazım.

'Türkü bilmeyen adamdan tarihçi olmaz'

Türküleri çok seven Alev Alatlı, sırf türkülerden oluşan bir roman yazmak istediğini anlattı. Programa Alev Alatlı'nın sevdiği türküleri çalan TRT sanatçısı Ulaş Kurtuluş da eşlik etti. "Türkü bilmeyen adamdan tarihçi olmaz" diyen Alatlı şöyle konuştu:

"Kendimi en acılı hissettiğim zamanlarda ben hep türkü ile adam olurum. Bu topraklar üzerindeki Türklerin ayak sesi gibi geliyor bana elini vurunca.

'Türkü bilmeyen adamdan tarihçi olmaz' diye kestirip atsam ne dersin? Çünkü esas hikayeyi o anlatıyor. Tehdit de var 'ben ölürsem dünya sana kalır mı?' Şöyle bir düşüncem vardır ömrüm vefa eder mi bilmem ama, türküleri yan yana getirerek bir roman yazabilirim. Sadece türkülerden. İnsanoğlunun hissettiği her şey türküdedir."

'Türk Halk Müziği telafi edecek'

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu'nda yer alan Alev Alatlı, okullarda yerli müziğin desteklenmediğini söyledi. "Çocuklar neden flüt çalıyor okulda" diyen Alatlı Türk Halk Müziği'nin bu eksikliği telafi edeceğini belirterek şöyle devam etti:

"Rahat bırakmak lazım desteklenecek şeyler her zaman vardır. Çocuklara neden flüt çaldırılıyor ilkokulda. Neden birisi de kalkıp ‘ne oluyor’ demez. Bu kadar müzik dersi veriliyor bir makam bilen çıkmaz. 'Niye?' Bunlar bir ayak sesidir. Anadolu'da eğreti oturuyoruz. Birçok dezavantajımız var resim eksikliği gibi, resim yapamamak gibi. Bence Türk Halk Müziği telafi edecektir."

Fikir..

Medyanın problemi kağıt değil fikir
Şu an medya sektöründe kağıt krizi yaşanıyor. Siz bu krizi nasıl yorumluyorsunuz?
Bence medyanın problemi selüloz değil fikir. Çok iyi tasarlanmış, çok iyi içerikle donatılmış yayıncılık anlayışıyla bir gazeteyi çok daha palahalıya satabilir ve o dengeyi kurabilir medya. Gazetelerin toplam tirajı 1960’larda da üç buçuk milyondu. Bugün o kadar nüfus arttı ama hala aynı tiraj. Bence aslolan büyük fikirdir. O fikri yapıyı oluşturursanız ekonomik denge kurulabilir. 1978’de Milliyet’te çalışmaya başlamıştım. Tam kırk sene evvel. Kırk yıldır medyaya bakıyorum insan kaynağı yetiştirme, geliştirme yok. Kalifiye insan yetişmiyor. Kalifiye insan yetişmezse büyük fikri nasıl yakalayacaksınız? İnsana yatırım yapmıyorsunuz. Medya insan üzerinde, kağıt üstünde değil ki. İşler biraz kötüye gidince tenkisat yap, gazeteyi kapat, küçülmeye git, sonra yeni gazete aç. Şimdi yeni yeni haber kanalları açılıyor. Fikir olmadığı için hepsi birbirinin aynısı. Aynı tartışma programları... Hep aynı konuklar... Belli bir süre sonra o insanlara da güle güle diyecekler.

18 Ekim 2018 Perşembe

Ara Güler’in ardından! Fotoğraflarla.. Çanakkale Gazisi Dacat Derderyan oğlu.. Tarihi donduran adam...

Mıgırdıç Aram Derderyan kim bilir misiniz? 
“Sanat olmasına gerek yoktur fotoğrafın. Fotoğraf tarih olayıdır. Tarihi zaptediyorsun. Bir makina ile tarihi durduruyorsun.” diyen Ara Güler’dir. 
Doksan yaşında İstanbul’da öldü. 
Eczacı olan babası, Mıgırdıç oğlu ‘Dacat Derderyan’ Giresun’un Şebinkarahisar ilçesi, Yaycı Köyü’ndendi.
30 Kasım 2010’da Giresun’da bir caddeye adı verilen foto muhabiri Ara Güler, ”Baba memleketime 5 kez gelmiştim, kendi adımın verildiği caddeyi açmam çok güzel duygu” demişti.
Güler, ilk kez 1950’lerde babasıyla birlikte doğduğu Şebinkarahisar’a yolculuk yaptığından söz etmiş, babası öldüğünde Şişli Ermeni Mezarlığında toprağa verilmeden önce tabutuna hemşerisi Yaycı köylülerinin getirdiği karayemişlerden koyduğunu anlatmıştı.
-Baba Decat, doğum yeri Şebinkarahisar'da...-
Dacat; “Keşişoğlu” anlamına gelen Derderyan ailesindendi ve 6 yaşında doğduğu Şebinkarahisar Yaycı Köyü’nden, ailesi tarafından İstanbul’a okumaya gönderildi. 
Ermenilerin İstanbul’daki ilk eğitim girişimlerinden olan Ortaköy Takmanças okuluna gitti.
-Ara Güler, Şişli Ermeni Mezarlığı’nda yatan babasının mezarını ziyaretinde.. -
Eczacı Mekteb-i AlisiEcole Superiure de Pharmacie’den mezun oldu. 
Birinci Dünya savaşında Çanakkale cephesine katıldı. 
Çanakkale Cephesi’nde, Osmanlı Ordusunda Müslüman (Türk, Arap, Çerkez, Abaza, Laz, Kürt, Pomak, Roman) askerlerin yanında imparatorluğu oluşturan gayrimüslim askerler (Ermeni, Rum, Yahudi, Süryani, Keldani) de savaştı. 
Çanakkale Savaşları’nda, savaş meydanlarında hayatını kaybeden askerlerimizden 558’i, imparatorluğun gayrimüslim unsurlarındandı. 
Yani Ermeni, Rum, Yahudi kökenliydi. 
Şehit olan her 100 askerden biri gayrimüslimdi.
Gayrimüslim askerler en çok İstanbul, Bursa, Edirne ve Balıkesir bölgesinden gelmişti. 
Çanakkale’den de 12 gayrimüslim asker, Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybetmişti. 
Bu askerlerden 4’ü Çanakkale, 3’ü Biga, ikisi Gelibolu, ikisi Eceabat ve biri Ayvacık’tandı.
Cephede, sağlık hizmetlerini yürüten, biri eczacı, 8’i doktor olmak üzere 9 subay hayatını kaybetmiş, 8 doktordan 6’sı Müslüman, ikisi ise Yahudi Osmanlı vatandaşıydı. 
Ara Güler’in babası da cephede yaralıları taşımış ve iki kere ayağından yaralanmıştı. 
Annesi 1903 doğumlu Verjin Hanım, Mısırlı Krikor Efendi’nin kızı.
Annesi 400 senelik bir Osmanlı Ermeni ailesine mensuptu. 
Mısırlı Krikor Efendi, kızına Osmanlı padişahı II. Abdulhamid’in Rusyalı Ermeni kökenli annesi Trimüjgan Sultan’ın ilk ismi olan Verjin’i koymuştu. 
Mısırlı Krikor Efendi’nin Karaköy yakınlarındaki kalafat yerinde dönemin en son teknolojisine sahip torna tezgâhlarında tekne ve gemilerin tamiri yapılıyordu. 
Tamirhanesini Kurtuluş Savaşı’nın gizli örgütü M.M. (Milli Müdafaa)’ye tahsis eden Kirkor Efendi’nin torna tezgâhları kapanmasın diye yanında çalışanları askere almıyorlardı. 
Ara Güler’in anlatımına göre; “Bu yüzden Ermeni aileleri dedeme yalvarırlarmış fabrikada işe alsınlar da çocukları askere gitmesin diye…” 
16 Ağustos 1928’de İstanbul’da Beyoğlu Talimhane’deki Ankara Apartmanı’nda doğdu. 
Tam adı Mıgırdıç Aram Güleryan’dır. 
Ara ismi, MÖ 800’lerde yaşamış ve "Güzel Ara" olarak bilinen Ararat Kralı Ara Keğetsig’den gelir.
-Dadısı ile...-
Mıgırdıç olan göbek adını Şebinkarahisarlı dedesinden alır.
Dacat Derderyan; 1934’te yılında Soyadı Kanunu ile ülkede yaşayan herkese öztürkçe soyadı alma zorunluluğu getirilince aile “Derderyan” soyadı yerine “Güler” soyadını aldı. 
Annesi Verjin hanımın ismi Ayşe Türkan Güler oldu.
Güler soyadı oturdukları apartmandan geliyordu. 
Ara Güler, İlk ve ortaokul eğitimini Mihitaryan Manastır ve Mektebi’nde (Bugünkü adıyla Pangaltı Lisesi) aldı. 
Güler Apartmanı’na taşındıkları ilk yıla denk gelen ortaokulun son yılında bir müddet Galatasaray Lisesi’ne devam etti ancak yeniden Mıhıtaryan Mektebi’ne geri döndü ve oradan mezun oldu. 
Lise eğitimine Karaköy Kuruçeşme’deki Getronagan Lisesi’ni bitirdi. 
Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalıştı bir yandan da Muhsin Ertuğrul’un Tiyatro Kurslarına devam etti; çünkü yönetmen veya oyun yazarı olmak istiyordu. 
Ara Güler, gazetecilik mesleğine yerel Ermeni gazetesinde başladı. 
Ara Güler, Ermenice kaleme aldığı ilk edebi çalışmalarını San ve Surp Pırgiç dergilerinde ayrıca, 1915’te İstanbul’un Kumkapısemtinde doğan, 1963’te Ermenistan’a göç eden 1990’da sağlık sorunları nedeniyle Los Angeles’a yerleşen ve, hayatını da 1998’de orada kaybeden Haçik Bedros Amiryan’ın sahibi olduğu Carakayt gazetesinde yayınlamıştı. 
İ.Ü. İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü’ne yazıldı. 
Ermeni ailenin oğlu olduğunu ama tepkilerden çekindiği için ismini sakladığını dile getirdi.
1958’de Time-Life, Paris-Match ve Der Stern dergilerinin yakın doğu foto-muhabirliği görevlerini üstlendi. 
1954’de Hayat Dergisi’nde fotoğraf bölüm şefi olarak çalışmaya başladı. 
1953’de Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajansı’na katıldı ve İngiltere’de yayımlanan “Photography Annual Antalojisi” onu dünyanın en iyi 7 fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. 
Aynı yıl ASMP’ye (Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği) tek Türk üye olarak kabul edildi. 
1958’den itibaren dünyaca ünlü Time-Life ve Paris Match gibi dergiler için de çalışmaya başlayan Ara Güler1962’de Master of Leica unvanı kazandı. 
Bütün dünyayı gezerek foto röportajlar yaptı ve bunları Magnumajansı ile dünyaya duyurdu. 
İsmet İnönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russell, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Maria Callas, Fikret Mualla ve fotoğrafcılara poz vermeyen Picasso gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yapmış ve fotoğraflarını çekmiştir. 
İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa gibi ülkelerde Türkiye’nın tanıtımı gibi konular başta olmak üzere çok sayıda kitap kaleme alan Ara Güler, Photography Annual tarafından “Dünyanın En İyi 7 Fotoğrafçısı’ndan biri seçilmişti.
1975’te ilk evliliğini Perihan Hanım ile yapan ve 4 sene sonra da boşanan Ara Güler, ikinci evliliğini, 1984’te Azerbaycan’dan Türkiye’ye göç eden, yazılarında Samet Agayef imzasını kullanan siyasilerden Samet Ağaoğlu’nun torunu, Suna Hanımla yaptı. 
30 yıl boyunca birlikte dünyayı gezdiler. 
Suna hanım 2010’da vefat etti. 
Ara Güler’in her iki evliliğinden çocuğu olmamıştı.
Ara Güler, Ermenice ve Türkçe’nin yanı sıra İngilizce, Fransızca ve Rumca biliyordu. 
Ara Güler, Sovyetler Birliği döneminde Moskova’da, ünlü Ermeni besteci Aram Haçaturyan’ın fotoğrafını çekmeye gittiğinde her ikisinin de Ermenice bilmesine rağmen diyalog kuramadıklarını anlatmıştı; “Dairesine girdiğimde birbirimizle konuşamadığımızı fark ettik.
Aram Haçaturyan ne benim Ermenicemi konuşuyordu, ne Fransızca, ne de İngilizce.”
 
Ara Güler’in konuştuğu Batı ErmenicesiErmenistan’da konuşulan Doğu Ermenicesinden çok farklı ve Türkiye’de konuşulan Ermenice
Öyle ki bazı dil uzmanları, ikisinin farklı diller olduğunu düşünüyor.
“Birisinin portresini çekerken öyle sessiz duramazsınız. Ama Haçaturyan’la konuşamıyorduk, zira konuşabileceğimiz ortak bir dil yoktu.” demişti. 
Ara Güler, Ermeni Diasporasının Türkiye aleyhtarlığını eleştirmekten de geri durmamıştı. 
Ermeniler ve Türkler’in bir bütün olduğunu belirterek “Bu memlekette yaşayanlar, kökenleri ne olursa olsun Türk’tür”görüşündeydi.
Onun gibi muhalif bir entelektüelin Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ilişkisini eleştirenlere cevabı; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın resmini çekerek ve "Bugüne kadar kaç cumhurbaşkanı geçti bizden, 20 tane, 30 tane geçti. Bir tanesi de kafa tutmadı ya kimseye. Yani onun o tarafı hoşuma gidiyor. diye olmuştu. 
 Ara Güler kimdi biliyor musunuz?
“-Babam benden daha Türk’tü, ben ondan daha Türküm.”diyen bir vatan evladıydı.
Başımız sağ olsun!
.
Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com
Twitter: @oc32oc32