26 Haziran 2017 Pazartesi

Stepokrasi ve Kök Türkler, Sencer Divitçioğlu



Asya kıtası coğrafi olarak beş büyük alt-kıtaya ayrılır: Kuzey-Asya, Doğu-Asya, Güney-Asya, Ön-Asya ve İç-Asya (Ligeti 1970).

İç-Asya, Kuzeyde Ural dağlarından başlayarak doğuya doğru, Cungaryayı (Yarış) kenar geçip, Altay ve Kangay dağlarını izleyerek Baykal gölüne gelir dayanır (Kuzey-Asya; Sibirya olarak belirlenir). Doğuda, dikeyine Kadırgan dağları Mançurya ve Kore ile doğan sınırdır. Güney-doğudaki yapay sınır ise Çin seddidir (Batı-Asya; Japonya, Mançurya, Kore ve Çin olarak belirlenir). Sınır, Koku-Nor çölünden hemen doğuya kıvrılır. Güneyde Tibetin kuzeyinde bulunan Altın dağ ve Kun-Lun dağları, Pamir ve Hindu-Kuş kavşağına dek uzanıp gider (Güney-Asya; Tibet, Hindistan ve Çin Hindistanını kapsar). Bu kavşaktan kuzeye dönen Tanrı dağları, batıda bulunan Afganistan ve İran ülkelerini ayırır (Ön-Asya İran; Afganistan, Irak, Suriye ve Anadolu'dur). İsterseniz, sınır Amu-Derya nehrini takiben Aral gölü yoluyla Ural dağlarına tekrar ulaşır.

Bu kocaman belde etrafı ulu dağlarla çevrilmiş bir çanak biçimindedir. Çanağın içi, pek az istisna ile çöl ve bozkırlarla kaplıdır. Uçsuz bucaksız çöller doğuda Çin sınırına yakın Gobi'den başlar, batıya doğru handiyse Taklamakan ile birleştikten sonra, Maveraünnehre doğru Ak ve Kızıl Kum çölleriyle devam eder. Geriye kalan arazi genellikle bozkırdır. Kışın bol bol ot veren, yazın kupkuru olan bozkır… Moğol bozkırı, Alaşan bozkırı, Kırgız bozkırı gibi… İç-Asyada çöl ve bozkırın dışında pek az doğa örtüsü kalır: Altay, Kangay ve Tanrı dağlarındaki ormanlar ve dağlardan inen nehirlerin suladığı tarıma elverişli Tarım havzasındaki vahalar (Grousset 1982, Hambis 1977)…



İşte bu vahalık şerit, Çin ile batı dünyasını birleştiren ünlü "İpek Yolu"nun geçtiği yerdir. Birbirinden kopuk, batıda Avrupa, doğuda Çin yerleşik uygarlıkları arasındaki ulaştırma ancak bu vaha kentlerinden geçen kervanlar aracılığıyla sağlanır. Bu dar vaha doğuda Barkul'dan başlar. Eğer, güney yolu yeğlenirse, Kotan ve Yarkent'den geçerek, yok eğer kuzey yolu yeğlenirse, Hami, Turfan, Kuça ve Kaşgar'dan geçerek Fergana ve Taşkent'e ulaşılır. Bu kentlere varıldığında artık Sogdiana'dasındır ki, Sasanî İrana ve Ortoks Bizansa yaklaşıyorsunuz demektir.

Maveraünnehr ile vaha havzalarında yüzyıllardan beri ataları İskitler, Sarmatlar, Sakalar, Kuşhanlar ve Alanlar olan Hint-İranlı budunlar yerleşmişlerdir. Bunlar Aslar, Soğdaklar ve Tokharlardır (Winter 1963, Müller 1981; Birant 1982: 181-238) Kentlerde otururlar, tarım yaparlar ve ticaretle uğraşırlar. Bu kentler ya bireysel ya da birleşik "krallıklar" halinde yönetilir. Öyle gözükmektedir ki, barışı savaşa daima yeğlemişlerdir. Tarihsel yazgıları İpek Yolu üzerinde, doğuda Çin, batıda İran ve Bizans arasında yapılan ipek ya da taşı, şarap, hayvan, madenî eşya, takılar, mühürler (?) ve değerli madenler ticaretini güvenle sürdürmektedir.

Bu yalın coğrafi bilgilerin Kök Türkler hakkında bir varsayım geliştirmek üzere verildiği herhalde anlaşılmıştır. Varsayımım şu: Eğer, İç-Asya denilen bu kara parçasının içi su ile doldurulmuş olsaydı, onun da Akdeniz gibi büyük bir içdeniz olacağı açıktır. Ama düşünmesi bile abes olan bu tasarıyı unutsak bile, uçsuz bucaksız çölleri ve bozkırlarıyla yine de İç-Asyanın bir içdenize benzediğini yadsıyamayız. Bu içdenizin kıyıları vardır: İç-Asyanın vaha kentleri ile Çinin nehir boyları ve tarım bölgeleri… …İçdenizin aşılması zordur; çöl ve bozkırların da öyle… İçdenizde ticaret gemilerle yapılır; çöl ve bozkırlarda at ve develerle… İçdeniz ticaret yollarına açıktır; İç-Asya vaha şeridi de öyle…



İçdeniz ve İç-Asya arasındaki benzeşim, hemen ilk sonucu elde etmeme önayak olur: İçdeniz gibi, İç-Asyaya da "hakim" olunabilir. Her ne kadar, hükmedeceklerin á priori yerleşik veya göçebe budunlar arasından biri olması mümkünse de, Kök Türk tarihini soruşturduğuma göre konu, aslen, İç-Asyada egemenliğin hangi önkoşullarda göçebe-çoban budunlara geçeceğidir. Bu önkoşulları sıralıyorum:

1) Belli bir göçebe-çoban (–asker) budunun, kendi metbu federasyonu çevresinde, tabi göçebe-çoban budunları bir konfederasyon halinde birleştirmiş olmaları,

2) Bu önkoşula bağlı olarak, metbu budunun tabi budundan vergi/harç şeklinde artık gaspetmesi.

3) Konfederasyona üye budunların kendini-destekler iktisadi yapılara sahip oluşundan (fakir oluşlarından) ötürü, metbu federe budunun beyler ve halk kurlarının ihtiyaç duydukları, aslında göçebelerle yerleşikler arasındaki iktisadî işbölümünde daima yerleşikler tarafından üretilen veya onlar tarafından ticaretle elde edilen tarımsal-olmayan malların, askerî güç kullanarak, haraç ve ulca şeklinde gaspedilmesi (ki gasp eylemine, tabi budunlar da iştirak edebilir),

4) Göçebe-çoban budunların bu amacı gerçekleştirmek üzere düzenlediği ılgar ve baskınların etkinleşmesi için devingen bir orduya ve dolayısıyle yeterli at ve deve stokuna sahip olmaları,

5) Göçebe konfederasyonunun etözünü oluşturan budunun İç-Asya kıyılarında, yerleşik toplumların askerî müdahaleleriyle erişemeyecekleri kadar uzak bir yerde il tutmuş olması ve vaha krallıklarının kendi aralarında göçebe-çobanların saldırılarına göğüs gerecek birleşmeleri kurmaktan aciz olmaları ve hattâ, kervan yollarını başka çapulculardan korumak üzere onlara ihtiyaç duymaları.

6) Yerleşik Çin devletinin göçebe-çobanların akın ve baskınları sonucu, "savaş ve ticaret ilişkilerinde" (ötede: C 6), katlanmak zorunda kaldığı zarara oranla, onları önlemek için kurup besleyeceği ordunun maliyetinin daha yüksek olması.



İmdi, bütün bu önkoşulların gerek I. gerek II. Kök Türk kağanlık dönemlerinde gerçekleşmiş olduğunu biliyoruz. Ve bu sebeplerden dolayıdır ki, Kök Türkler İç-Asya "denizine" hakim olmuşlardır. Böyle bir sisteme, Girit (Minoan II. dönemi) ve Atina (M.Ö. V. yüzyıl) talasokrasisinden esinlenerek Stepokrasi diyeceğim (mare nostrum yerine, step nostrum). Öyle ise, stepokrasi, belli koşullar altında, bir göçebe-çoban-asker budunun (Hun, Kök Türk, Uygur, Kitan ve Cengiz Han döneminde Moğol) konfederasyon kurarak, İç-Asya çöl ve bozkırlarına hakim olup, federasyona bağlı çoban-göçebe budunlarla birlikte bu alt-kıtanın kıyı şeridi üzerinde bulunan yerleşik budunları gasp yoluyla sömürmesidir.

Stepokrasi görgüsünün iki temel ögesi vardır. İlki, çöl-bozkırların ötesindeki dağ yamaçlarında (Orhon) il tutarak yaşayan göçebe-asker buduna (Kök Türkler), a1) yerleşikler (vaha kentleri ve Çin) tarafından erişilmesinin coğrafi bakımdan fevkalâde zor oluşu; b1) buna karşılık, bu göçebe-çoban-asker budunun buraları rahatlıkla aşacak devingen atlı birliklerle donatılan bir orduya sahip olması. İkincisi, berideki kıyı şeridinde; a2) aralarında birlik kuramayan vaha kentlerinin İpek Yolunu öbür çapulculardan korumak üzere söz konusu göçebe-çoban-asker buduna ödün vermesi; b2) Çinin ise, bu göçebe-çoban-asker budunla savaşacak sürekli bir ordunun neden olacağı yüksek almaşık bakım ve besleme maliyetlerine katlanmak istemediği gerçeği. İşte, kanımca bu koşullar altında, askeri güçle pusatlanmış göçebe-çobanlar, yerleşik tarımsal toplumların yaratmış olduğu artık-ürünü gaspederler. Bu olgu, stepokrasi halinde, sömürünün budundan bunuda (budunlar arası) biçiminde gerçekleştiğini göstermesi bakımından önemlidir.



İç-Asyada boylar arasında konfederasyon kurduktan sonra, strepokrasiyi gerçekleştirmek isteyen her budun kendi axis mundi'si dolayında kusallığı korumak zorunluğundadır. Bu hedefe ancak kağanın başında bulunduğu güçlü ve yoğrulabilir (çobanların her an asker, askerlerin her an çoban olabileceği bir ordu) bir ordu sahibi olmakla varılır. Uygur Kağanı Moyun Çor'un en büyük kıvancı buyruğundaki subay rütbelerini saymaktır (Tek. Taryat): akıncı, bing başı, buqug, buyruq, çiğsi, erkin, inançu, iç buyruq, ongı, şengün, tay şengü, turgaq, uluğ buyruq, urungu, yüzbaşı ve Allah bilir daha ne rütbeler…

Kök Türk ve Uygur ordularında paralı asker kullanılmadığını tahmin ediyorsa da, sivil erkânla birlikte subayların ve beyleri, yani ak budunun fazladan iktisadi ihtiyaçlarının mutlaka reel olarak karşılanması ve çoban kara budunun da, her hal ve kârda, yaptığı ılgarlardan iktisadi bir çıkar umması şarttır. Bu gereklilik, Kök Türk ordusunun doğuya, batıya, kuzeye ve güneye yaptığı akın ve baskınlarla elde edilen haraç ve ulcalarla sağlanırdı. Bilge Kağan şöyle öğünüyordu:

(D) "… sarığ altının örüng kümüşin qırğağlığ qutayın kinlig işgitisin özlük atın adğırın qara kişin kök teyengin türküme budunuma qazğanu birtim itti birtim" (BK G 11-12).
(… sarı altını, ak gümüşü, ipeği, kenar işlemesini, binek atlarını, aygırları, kara samuru, mavi sincabı Türküme ve budunuma kazanıverdim, sağladım).

Aynı öğünme Tonyukuk'ta da vardır: kendisi Demir Kapı seferinden dönerken:

(D) "ol yirte ben bilge tonyuquq tegürtük üçün sarığ altun örüng kümüş qız qoduz egri tebi ağı bungsuz ketürtim" (Ton II T G).
(O yerde, ben Tonyukuk vuruştuğum için sarı altını, ak gümüşü, kızları ve kocasız karıları, hörgüçlü <?> develeri ve hazineleri bol bol getirdim).



Her iki dedikte de, Bilge Kağan ve Tonyukuk'un yaptıkları seferler sonucunda etrafın talan edilip, ulca alındığı rahatlıkla ifade ediliyor. Elde edilen ulca, Bilge Kağan'a inarırsak, Türk budununa üleştirilmiştir (sadece Türk buduna). Tonyukuk'da kesin bir açıklama yok; ama yine de metinden elde edilen ulcanın kendisine ait olmadığı, üleştirmek üzere alındığı anlaşılmaktadır.

Kök Türk stepokrasisinin, ulca ve haraç biçiminde, askeri güçden kaynaklanan bir gasp olgusuna bağlı olduğu o kadar açıktır ki, bunu yazıtların hemen hemen her yerine serpiştirilmiş örneklerde görebiliriz. İşte, yine Bilge Kağanın seferlerinden biri…



(D) "tangut budunuğ bozdum oğlın yotuzun yılqısın barımın anta altım" (BK D 24).
(Tangut budunu bozdum. Çocuklarını, kadınlarını, sürüsünü, varını-yoğunu orda aldım)

Aynı geleneğin Ötüken Uygurlarında da devam etmiş olduğunu ekleyeyim.

(D) "<Igil budunun> yılqısın barımın qızın qoduzın kelürtim" (Ork ETY, Şine-Usu)
(<İgil budunun> sürüsünü, varını-yoğunu, kızını, karılarını getirdim).

Anlaşılacağı üzere, Kök Türk stepokrasisinde baskın ve talanlarla ele geçen ulca bir hayli yüklüdür; değerli madenler, hazine (kumaşlar, takılar, silahlar), at ve deve sürüleri ve kullar ile küngler… Baskın ve talanlar, bazen de Kök Türk konfederasyonuna bağlı budunların mutad haraçlarını göndermemeleri halinde yapılırdı. Bilge Kağandan:

(D) "bakmı ıduq qut… argış ıdmaz tiyin süledim" (BK D 25).
(Bakmış Iduk Kuta… kervan yollamadı diye ordu saldım).

Ya da:

(D) "<Karluk budunun> arqışı yelmedi anı anyıtayın tip süledim" (BK D 41).
(<Karluk budunun> kervanı tez varmadı, onu korkutayım diye ordu saldım).

Ayrıca, Kök Türk stepokrasisinin çapulculuk üzerine de yaslandığını biliyoruz. 620 yıllarında Çin yıllıklarında şöyle bir kayıt var:

(D) "Batı Türkleri başeğdiğinden ticari kervanlar yola koyulabilir" (Cha. Do: 137)

Bu bilgi, Çin imparatorunun Buhara hakimine yolladığı bir mektuptan. Demek ki, Batı Kök Türkleri İpek Yolunu çapul edip, kervanlardan haraç ve ulca elde etmeyi âdet haline getirmişlerdi. Batı Kök Türklerin yaptıklarını, Doğu Kök Türkleri neden yapmamış olsun…



Öyle ise, son açıklamaların da ışığı altında şunları söylemek mümkündür. Kutsalı (hayali) gerçekleştirmek için girişilen savaş, bazı önkoşullar altında üretgenliği (gerçek) gerçekleştirmek için yapılan savaşa dönüşebilir. Kök Türk federasyonu Ötükeni zaptettikten sonra siyasi-askeri bir konfederasyon kurmayı başarmış, özellikle askeri gücüne güvenerek, bir yandan, baz budunlardan haraç alarak, öte yandan, vaha şehirleri ile Çini vergi/haraç ve ulcaya bağlayarak, beri yandan, kervan yollarını talan ederek, salt gasp olgusuna dayalı bir budunlararası sömürme sistemi kurmayı başarmıştır. Bu sisteme stepokrasi dememde bir sakınca olduğun sanmıyorum.



Sencer Divitçioğlu, Kök Türkler, Ada Yayınları, 1987, Sayfa 214-219

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme