8 Ocak 2016 Cuma

Tefekkür Medeniyeti: Maturidilik Makaleleri, Gündüz Aktan


  • Kuruluş İdeolojimiz ve İslam (2) (12/10/2004) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=130919
  • Kuruluş İdeolojimiz ve İslam (3) (14/10/2004) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=131140
  • CHP'nin Sorunu (25/11/2004) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=135332
  • CHP'nin Geleceği (27/10/2005) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=168162
  • Geleceğe Doğru (3) (07/01/2006) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=175126
  • Sorun Dini Yaşamak mı? (27/05/2006) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=188574
  • Makûs Talih (08/06/2006) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=189645
  • Asıl Sorun (20/07/2006) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=193426
  • Derdimiz Ne? (2) (31/08/2006) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=197361
  • Hayır! Çözmek İstemiyoruz (05/10/2006) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=200582
  • Aklın Sınırları (31/10/2006) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=203076
  • Yanlış mı Anlıyoruz? (20/02/2007) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=213505
  • Kişi Laik Olur mu? (26/05/2007) http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=222305



Kuruluş ideolojimiz ve İslam (2)
Gündüz Aktan

12/10/2004

'Cumhuriyet yeni bir insan tipi oluşturmayı hedeflemiştir. 'Özgür birey'i yaratmayı amaçlamıştır. Zihnini ve kalbini hurafelerden, batıl inançlardan, bidatlardan kurtarmış; kaderini şeyhlerden, mürşitlerden, dervişlerden, falcılardan, büyücülerden, cincilerden, üfürükçülerden geri almış; bilimi itikadına tehdit olarak algılamak yerine bilimin Sünettullah'ın iç işleyişine açılan bir pencere olduğunun şuuruna varmış; türbelerin kenarında sürünen, tekke köşelerinde saklanan değil, bunların kapılarını parçalayarak dışarı çıkan insanı hayata davet etmiştir. Bireyi halifelerin, sultanların, padişahların, Allah'ın sözde gölgelerinin değil, sadece Allah'ın kulu olmaya çağırmıştır. Bu 'ben' diyebilme gücüne sahip olan bir toplumun başkaldırısıdır. Anadolu İhtilali yabancı emperyalistlere ve yerli tağutlara (canlı putlara) karşı tarihin kaydettiği en şahsiyetli isyandır. Ama devrimler sonradan korunsun diye değil devam ettirilsin diye yapılır. Devrimi korumak devrimi öldürür. Görünen putları parçalamak yetmez. Ruhlarında tecdit yapamamış insanlar bu sefer giderler ve Muhammed İkbal'in dediği gibi kaldırım taşlarından kendilerine put yaparlar. Artık kuruluş ideolojimizle İslam anlayışımızı yeniden gözden geçirmek kaçınılmaz hale geldi.
Türk laikliği, ne Anglosakson sekülarizimi gibi din ve devletin birbirine ilişmediği, ne de Fransız Devrimi'nin laisizmi gibi devletin kalkıp hayatın her alanından dini kazıyıp atmaya çalıştığı bir anlayışın ürünüdür. Türk Devrimi topyekûn bir devrimdir ve onun temsil ettiği zihniyet dönüşümü dini de kapsar. 'Biz dini kamu hayatından bireysel alana aktaralım da, orada insanlar nasıl inanırlarsa inansınlar' gibi bir anlayışa dayanmaz. Devrim bizzat bireyin iç dünyasına kadar müdahale edip onun 'Din' ve 'Allah' tasavvurlarını yeniden şekillendirmeyi amaçlamıştır. Çünkü yıkıma yol açan dinin kendisi değil, dini inancımıza belli bir teolojinin hâkim oluşudur. Bu teoloji yeniden inşa edilmezse kurtuluş imkânsız olur. (Burada 'teoloji' kelimesini kelam olarak değil de, Batı'daki geniş anlamıyla kullanıyorum.)
Bu teolojik yeniden inşa süreci tamamlanmadan siz bireye özgürlük verebilirsiniz, ama onu aynı zamanda ahlaklı bir birey yapamazsınız. İktisaden mülksüz, siyaseten hükümsüz ve dinen iradesiz bırakılmış olmayı din zannetmeye devam eden bir topluma bunların hepsini verseniz, bu defa mülkü Karun (rantçı/soyguncu), siyaseti Firavun (despot) ve dini Bel'am (saltanat dincisi sınıfı) gibi kullanırlar. İslam medeniyetinin ölüm fermanı aslında, İslam tarihinin ilk 3-4 asrında birbiriyle mücadele eden dini/fikri ekollerden bir tanesinin sonunda baskın çıkıp ümmetin kollektif şuurunda içselleştiği an imzalanmıştır. O noktada Sünni teolojiye Hanbeli-Eşari doktrini egemen olmuştur. Tarihin bir cilvesi olarak da, bugün çoğunlukla kendisini Hanefi olarak tanımlayan Sünnilerin inanç sistemi aslında Hanbelilikten esinlenmiş Eşariliğe dayanır. Kula zerre kadar özgür irade alanı bırakmayan bir kaderciliğe inanan, Allah'ın kendi vazettiği kanunlara bağlı kalmadan hükmettiğini savunan, insanların imanını amelleriyle yargılama hakkını kendinde gören, bir kere başa geçince en zalim diktatöre bile itaat etmeyi neredeyse Allah'a itaat etmekle eşdeğer gören, bağımsız akıl yürütmeyi 'heva ve heves' olarak damgalayıp eskilerin sorgusuzca taklidini esas alan bir teolojidir bu. Atatürk, Diyanet İşleri Başkanlığı'nı kurduktan sonra ona Hanefi-Maturidi çizgisinin esas alınması talimatını vermiştir. Bu tercih bir rastlantı değildir. Bu teolojik çizgi kulun özgür iradeye sahip olduğunu, Allah'ın kendi vazettiği kaidelere bağlı kalarak hükmettiğini, ne kadar günahkâr olursa olsun başkalarının imanının yargılanması işinin Allah'a havale edilmesini, kişi değil kanun hâkimiyetini savunur. Taklidi putperestlik, bağımsız aklı en büyük dinsel kıstas sayar.
Sünni İslam düşüncesinde son 1000 yıl Eşari'nin oldu. Sonuç ortada. Önümüzdeki 1000 yıl Maturidi'nin olmalıdır. Bu bir hayat memat meselesidir."

Kuruluş ideolojimiz ve İslam (3)
Gündüz Aktan

14/10/2004

Genç okurumun 3. ve son yazısı aşağıdadır: "Bin yıl öncesinin mezhep tartışmalarının bugünkü hayata yansımadığını düşünmek büyük bir yanılgıdır. Teolojinin sosyolojiyi doğurduğunu artık keşfetmek zorundayız. Teolojik sorulara toplumun verdiği cevap zaman içerisinde o toplumun kültürünü şekillendirir. Örneğin bir toplum kader-özgür irade tartışmasında kader doktrininden yana karar kılarsa ne
olur? Fay hattı üzerine çürük bina diktikten sonra depremde ölenler için 'takdiri ilahi' diyen müteahhitler çıkar karşınıza. Arabanın arkasına 'Allah korusun' yazısı taktıktan sonra gazı kökleyen 'trafik canavarları' yolları kana bular. Kendisinin kurbanı olduğu suçluları 'kader kurbanı' olarak gören koca bir halk çıkıverir ortaya. Yaptıklarının sonuçlarının sorumluluğunu Allah'a, devlete, sisteme, çevreye, kısacası kendinden başka herkese yükleyen bir insan tipi ile baş başa kalırsınız.
İnsanların zihnindeki 'Allah' tasavvuru onların dolaylı olarak 'otorite' konseptlerini de şekillendirir. En büyük otorite olan Allah'ı algılayışınız ister istemez yeryüzündeki küçük otoritelere olan bakışınıza da yansır. Mesela 1000 yıldır Sünni teolojisine egemen olan Eşarilikte olduğu gibi Allah'ın evreni yönetişinde hiç bir kaideye bağlı kalmadan ve kendi koyduğu kanunlar çerçevesinde davranma durumu olmadan hükmettiği doktrinini benimsemiş toplumlar ancak despot üretebilirler.
Ayrıca böyle bir 'Allah' tasavvuru Allah-kul ilişkilerinin niteliğini de tayin eder. Evreni muazzam dengeler üzerine halk etmiş ve onu ezeli kanunları çerçevesinde çekip çeviren bir Yaratıcıya şuurlu teslimiyet yerine, anlayamadığı bir kudrete korkudan itaat eden kullar çıkar ortaya. Böyle bir toplumda despotlar kendi koydukları kanunların kendileri için geçerli olmadığını ileri sürerler ve toplum da onlara itaat eder. Bu despotlar iktidarlarını 'Allah'ın kaderi' olarak dayatırlar ve toplum onlara yine itaat eder. Bunu sorgulayan kahramanlar çıkarsa 'Allah'ın hikmetinden sual olunmaz' diye susturulurlar. Ve bu despotlar 'Peygamber'in vekili', 'Allah'ın gölgesi' gibi sıfatları aldıklarından kendilerine isyan eden kahramanları, Allah'a isyan etmekle itham edip ezerler. En sonunda Atatürk gibi birisi gelip o despotu devirir, ama o döneme gelinene kadar Allah'ın kevni (ontolojik) hâkimiyeti ile beşerin siyasi hâkimiyeti o denli özdeşleşmiştir ki millete verilen egemenliğin Allah'tan gasp edildiği zannedilir.
Böylesi bir teolojinin vücut verdiği zihniyet bugünkü toplumsal hayatın bütün hiyerarşik ilişkilerini de şekillendirir. Eline yetki geçiren herkes firavunlaşır. Aşağıdakiler, yukarıdakilere bir yandan saygı kisvesine bürünmüş bir dalkavuklukla itaat ederken, diğer yandan ilk fırsatta onun ayağını kaydırarak kendisi firavun olmanın haset dolu hayali ile yanıp tutuşur. Ve böyle bir topluma Atatürk gibi birisi gelip padişahı devirdikten sonra bile, karşınıza 70 milyon küçük padişah adayı çıkar. Siz de neden yönetebilen bir demokrasi oluşturamadık diye kara kara düşünürsünüz. Aralarına katılmak istediğiniz bazı ülkeler 'İslam demokrasi ile bağdaşır mı?' başlıklı seminerler düzenleyip dururlar. Siz de o panellere katılıp 'Vallahi bağdaşır' diye yeminler ederek, onları ikna için çırpınırsınız.
Demokrasi ile bağdaşmayan İslam değil, İslam'a bin yıldır musallat olmuş Hanbeli-Eşari teolojisinin yarattığı toplumdur. Atatürk kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı'na Hanefi-Maturidi teolojisini esas alma talimatı vermişti. Çünkü bu doktrine dayalı bir toplum demokrasi ile bağdaşmak şöyle dursun, Batı'ya demokrasi dersi verecek noktaya ulaşabilirdi. Ama Cumhuriyet'in bu teolojik yeniden inşa misyonu devam ettirilmediği için, boşluğu Türkiye'ye 'ılımlı İslam' adı altında dışarıdan giydirilen BOP'a uyumlu İslam doldurur. TSK 'devrim muhafızı' durumuna düşürülürken, ona karşı çıkanlar 'mücahit' mertebesine yükseltilir.
Tek kurtuluş teolojinin yeniden inşasıdır. Teoloji düzelmeden toplum düzelmez: 'Gerçek şu ki Allah, bir toplumun maruz kaldığı şeyleri, onlar, iç dünyalarındakini değiştirmedikçe, değiştirmez.' (Ra'd,11)."

CHP'nin sorunu
Gündüz Aktan

25/11/2004

CHPyönetiminin Mustafa Sarıgül'e karşı aldığı önlemler, Sarıgül'ün Mersin mitingi ve muhalif milletvekillerinin mitinge katılması, orta sol partilerin klasik bölünme senaryosunu bir kere daha önümüze getirdi. Sn. Baykal'dan ve CHP'den memnun olmayanlar eleştirilerini yenilediler. CHP halktan kopmuştu, dinamizmi yoktu, AKP'ye seçenek oluşturmuyordu.
Aslında CHP'nin sorunu Türk demokrasinin sorunlarından ayrı düşünülemez. Partilerimiz hâlâ kurumsallaşamadılar. Lider değişikliği sorunu da bu bağlamda yer alıyor.
1970'lerin başında, sonradan Japonya başbakanı olan Miki, parti başkanlığı seçimlerini siyasette 'tüm kötülüklerin kökü' olarak nitelemişti. Bu saptamanın, o sıralarda kesintisiz 15 yıldan daha uzun bir süredir iktidarda olan, tümüyle kurumsallaşmış, parti başkanını meclis grubu tarafından seçme usulünü yerleştirmiş Liberal Demokratik Parti için yapılmış olması ilginç. Yani sorun daha çok siyasetin doğasından kaynaklanıyor.
Eski bir CHP'li olmayan Sarıgül'ün parti başkanı olmak istemesi ve seçtiği yöntem yine de yadırgatıcı.
İleride ülkeyi yönetmek için parti başkanlığına talip olanlarda, ne devlet tecrübesi ne de ekonomi ve dış politika gibi alanlarda bilgi sahibi olması şartını arıyoruz. 'Liderler'imizin çoğu ülkeyi yönetmeyi başbakanken öğrendiler. Yolsuzluk iddialarından kurtulmak için liderlikte kalmaya çalışanlar da oldu. Sarıgül de bu geleneği sürdürmek isteyebilir. Ama CHP'de sorun, halkın duygularını harekete geçirme yeteneğine sahip 'karizmatik' birisinin başa geçmesiyle çözümlenebilir mi?
CHP'nin iktidara gelememesinin nedeni, geçmişte elit partisi olmasıysa ve halkın Cumhuriyet reformlarına tepkisi hâlâ devam ediyor da bunun sorumlusu olarak CHP'yi görüyorsa, aslında yapacak fazla bir şey yok.
Bir kısım köşe yazarı da CHP'yi yeterince hızlı değişmemekle suçluyor. Oysa CHP AB üyeliğini kuvvetle destekliyor. Ordunun siyaset üzerindeki ağırlığının azalmasını amaçlayan yasa değişikliklerini içten destekledi. Küreselleşmeye de, IMF istikrar programlarına da karşı değil. Nitekim AKP hükümetinin ekonomi politikasını fazla eleştirmemek 'sorumluluğunu' gösteriyor. Hatta her orta sol partinin sloganı olan sosyal adalet konusunda bile gürültü yapmıyor.
Peki liberal basının geniş kesimi neden CHP yönetimine karşı? Basının bu muhalefetini, yönetimin Sarıgül'e karşı yargıya başvurmak yerine, yolsuzluk suçlaması yapmasındaki hukuk dışı tavra indirgemek mümkün değil. Geriye CHP'nin dış politikada Atatürkçü-milliyetçi bir çizgi izlemesi kalıyor ki hoşnutsuzluğun gerçek nedeni bu olamaz, olmamalı.
CHP'nin sorunu aslında küreselleşme sürecinde tüm orta sol partilerin evrensel sorunu. II. Dünya Savaşı sonu dönemin Keynesçi ekonomi politikalara dayalı refah devleti projesi geçerliliğini yitirdi. Geri kalmış ülkelerin gelişmesine odaklanan kalkınma ekonomisi de buharlaştı. Amerika'da Clinton, İngiltere'de Blair kendilerinden önce Cumhuriyetçi Reagan ve muhafazakâr Thatcher'ın politikalarının oluşturduğu yapıları değiştirmeden, bu politikaların yarattığı rüzgârdan yararlanarak iktidarlarını başarıyla sürdürdüler. Anglosakson esnekliğe sahip olmayan Kıta Avrupası sosyalist liderleriyse (belki Schröeder hariç) yalpalayıp durdular. Sosyoekonomik sorunlardan çok liberal değerlere, barışa, çevreye, AB bütünleşmesine ağırlık vererek oy toplamaya çalıştılar.
CHP sorunlarımıza dönük uygulanabilir bir toplum projesi oluşturamazsa, dünyanın en karizmatik lideri başına geçse dahi oy alamaz. Oysa bizim gibi tam kalkınmamış bir ülkede bu mümkün, hatta olmazsa olmaz şart. Yüksek teknolojiye dayalı bir kalkınma stratejisi (planı değil), yaratıcı piyasa dostu müdahale yöntemleriyle gerçekleştirilebilir.
Atatürk'ün yapmayı istediği gibi, laikliğin Maturidi-Hanefi bir dini içerikle doldurulması da halktan kopukluğa bir çare olabilir.
Lider seçimi maalesef yasa konusu. Japonya gibi, lideri meclis grubunun seçmesi ve çeşitli hiziplerin örgütlenerek parti yönetimine katılması, parçalanmadan lider değiştirmenin yolu olabilir.

CHP'nin geleceği
Gündüz Aktan

27/10/2005

CHP, AB'ye ilişkin tutumu dolayısıyla eski solcu yeni liberaller tarafından şiddetle eleştiriliyor. Sosyal demokrat bir parti olmaktan çok milliyetçi hatta tutucu bir parti olmakla suçlanıyor. Muhalefette olduğu halde küçüldüğü söyleniyor.
Dış politika konularında Sn. Baykal başta Sn. Elekdağ, Sn. Öymen ve son olarak da Sn. Cem'in doğru çıkışlarını milliyetçilik diye kötüleyenler, kendilerinin milli çıkarlar konusunda ne denli cahil olduklarını gösteriyorlar. Başlarından geçen travmaların psikanalizini yapacaklarına, milliyetçiliğin yüzeysel sosyolojik analiziyle kendilerinin normal olduğuna inanmak istiyorlar.
CHP bu politikasından dolayı oy kaybetmez.
Liberal söylemin aksine, hükümetin AB karşısında elini de güçlendirir.
Orta solun seçimlerde bir türlü başarılı olamamasının başka önemli nedenleri var. Bunların başında cumhuriyetçi orta solun parçalı yapısı geliyor. Sosyal demokrasiyle cumhuriyetçiliğin ve ulusal çıkarları korumanın çeliştiğini düşünenler cumhuriyetçi orta sola sataşmayı bırakıp, kendi partilerini kursalar daha dürüst olur.
Orta solun bir türlü aşamadığı iki büyük sorunu olduğu görülüyor. Bunlardan ilki kalkınmayla ilgili. Küreselleşen dünyada planlı kalkınma ve Keynesçi büyüme modelleri geçerliliğini yitirdi. Blair'in 3. yol modeliyse, ancak Thatcher'in neoliberal politikaları uzun süre uygulandıktan sonra, bu politikaların özünü değiştirmeden sosyal adalet yönünde atılan bazı mütevazı adımlardan oluşuyor.
Buna karşılık Japon kalkınmasından esinlenen ve toplam faktör verimliliğinin artırılmasını da hedefleyen stratejik yaklaşım, tüm olanaklarıyla önümüzde duruyor. Bu model orta sağ açısından da geçerli. İstihdamı artırmak yoluyla sosyal adalete hizmet eden bu modeli, devletle sorunu olmayan bir partinin benimsemesi; bürokrasinin kalitesini yükselterek ve siyasetçinin müdahalesinden koruyarak uygulaması mümkün.
Diğer önemli sorun ise din ve laiklikle ilgili. Tüm dünyada dinin geri dönüşü olgusuyla karşı karşıyayız. Bu, bizim gibi Müslüman toplumlar için daha da geçerli. Varoşlar ve kırsal kesim gibi geri kalmış bölgelerimizdeki nüfus artış hızı bu olguyu güçlendiriyor.
Bu ortamda garip olan, CHP'nin savunduğu laikliğin, Atatürk'ün laiklik anlayışından uzaklaşmış olması. Bizim laikliğimiz, Fransız laikliği gibi, din dışı bir laiklik değil. Dine ilişkin görüşleri olan bir laiklik. Bu yönüyle İngiliz laikliğinin başlangıç aşamalarına benziyor.
İngiltere, Protestan Reformasyonu'nun parçası olarak, Anglikan kilisesini savaşlarla Papalığın etkisinden çıkardı. Devletin dini tercihi olarak Latince bırakıldı ve İncil İngilizceye tercüme edildi. Ruhbanın inananlarla Allah arasındaki rolü azaltıldı. Anglikan kilisenin devlete karşı özerkliği çok daha sonra gerçekleşti.
Osmanlı'da sultanlar yaptıkları reformlarla Şeyhül İslamlık kurumunun özerkliğini ortadan kaldırıp devlet bürokrasisine bağladılar. Kilisesi olmayan bir din için bu kaçınılmazdı. Cumhuriyetle birlikte Atatürk'ün Diyanet'i kurması bu bakımdan dinle çelişmiyordu.
Günün âlimlerinin tavsiyesiyle Diyanet'in Hanefi-Maturidi çizgiyi benimsemesi sağlandı. Bu yaklaşım akılla vahyi meczeden, siyasetle dini ayıran, Emevi saltanat teolojisinin aksine siyasi iktidarın kutsallığına son veren, bireyin özgür iradesini ve ahlaki sorumluluğunu kabul eden, toplumun birey üzerinde dini baskı yapmasını engelleyen bir teolojiydi.
Dinde tecdidin ta kendisiydi. Bu çerçevede Kuran ve tefsiri Atatürk'ün parasıyla Türkçeye çevrildi.
Her devrim gibi bunda da aşırıya giden yönler oldu. Ama bu teolojinin skolastik şekliyle esasen Osmanlı'da da bulunması, doğal bir devamlılık sağladı. İslam ile Cumhuriyet ve demokrasinin bağdaşması imkânı ortaya çıktı.
CHP'nin bu yaklaşıma dönmesi belki laiklik sorununu çözümlemez. Bunun için devrimlerden mağduriyet duygusuyla Selefiliğe kayan küçük ama etkili azınlığın da tutum değiştirmesi gerekir. Ama bu yaklaşım kutuplaşmayı önler ve CHP'nin halkla yakınlaşmasına katkıda bulunur.

Geleceğe doğru (3)
Gündüz Aktan
07/01/2006

Türkiye'de siyasi istikrarsızlığın ana kaynağını laikliğe ilişkin kutuplaşma oluşturuyor. İlki dinin çağdışı olduğunu; Osmanlı'yı yıktığını, Cumhuriyet'in ilerlemesini engellediğini ve demokrasiyle bağdaşmadığını, ama halklar dinsiz olamadığından dine katlanılması gerektiğini düşünüyor. Diğeriyse Cumhuriyet'in dini tahrip ettiğini; kurucularının zaten dinsiz olduğunu; modernleşmeyle Batı'nın taklit edildiğini; dar-ül harbe dönüşen ülkenin, demokrasiyle halkın istediği şer'i devlet haline getirilmesi gerektiğine inanıyor.
Birbirini besleyen böyle bir kutuplaşma, liberal demokrasi içinde farklılıklara saygı ve hoşgörüyle çözümlenemez. Tersine bu konuda bir toplumsal mutabakat yaratılmadan demokrasiye istikrar kazandırmak mümkün olamıyor.
Dinin önemi halkların ihtiyaç duymasıyla sınırlı değil. Bireyler için varlıksal (ontolojik) önemi var. Toplumların iç düzeni dinden doğan ahlakla sağlanabiliyor. Büyük uygarlıkların hepsinin altında büyük dinler yatıyor. Toynbee yaratıcı dehaların ruhsal yapısının azizlerinkine benzediğine dikkat çekiyor vb.
Cumhuriyet'in laikliği dine karşı değil. Fransız laikliğinden farklı olarak, dini içeriği olan ve ibadeti kendi dilinde yapan Anglosakson laikliğine yakın. İçlerindeki pozitivistlere rağmen, Cumhuriyet'in kurucuları derin bir din kültürüne sahiptiler. Ama hurafelere, saltanat ve hilafetin din adına topluma tahakkümüne, taassubun ve dogmanın aklı ezmesine karşıydılar.
Cumhuriyet, tekke ve zaviyeleri kapattı. Dini takvim ve tatil ile alfabeyi değiştirdi. Saltanatı, hilafeti ve Anayasa'da dine yapılan atfı kaldırdı. Şeriatın yerini medeni kanun aldı. Bu arada aşırı öneriler tartışmanın ötesine pek gitmedi. Ama bu reformlar halkta dinden kopulduğu endişesini yarattı. Abdülhamit dahil sultanların yaptığı büyük laik reformlar unutuldu.
Oysa Atatürk, aslında, dinden çok siyasi bir kurum olan hilafeti TBMM'nin manevi şahsiyetine bıraktı. Kuran'ın ve tefsirinin Türkçe çevirisini yaptırarak, halkın bilerek inanmasını istedi. Diyaneti kurarken Adalet Bakanı Seyyid Bey, Eşari'nin değişmez şeriat kavramı yerine, aklın üstünlüğünü savunan Hanefi-Maturidi'yi benimsediklerini ilan etti. 900'lerin başında Semerkant'ta yaşayan Maturidi, din ile şeriatı, diyanet ile siyaseti ayırdı; ikisini de Allah'ın yarattığını belirterek vahyin yanına aklı koydu; özgür iradeyi kabul ederek, kaderi reddetti; böylece bireyin ahlaki, iktidarın siyasi sorumluluğunu vurguladı; Müslüman olmak için dini tavırların değil, imanın yeterli olduğunu savunarak, toplumun birey üzerindeki baskısına karşı çıktı. Bugün tüm İslamologlar nasıl olup da Maturidi gibi bir devin Müslüman dünyaya hâkim olamadığını, bir 'problem' olarak tartışıyor.
Cevap basit: Emeviler, bir ortaçağ imparatorluğuydu. Halkın mutlak itaatini sağlamak için, meşruiyetini dinin çarpık yorumuna dayalı bir doktrine oturttular. Buna göre kader vardı ve Allah saltanatı Emevilere vermişti. Zulüm de yapsalar bu Allah'ın iradesi gereğiydi. Eşari'nin savunduğu bu doktrin Selçuklulardan Osmanlılara geçti ve Mısır'ın fethiyle İstanbul'a taşınan Arap saray ulemasının katkısıyla güçlendi. Osmanlı toplumunun gelişim süreci tıkandı.
İslam karşıtı bu saltanat doktrinini terk eden, meşveret-şûra ve biati geri getiren Cumhuriyet, İslam'ın özüne dönmüş olarak, belki de dünyadaki tek Dar-ül İslam'ı oluşturuyor.
Cumhuriyet reformlarından rahatsız olanların, Maturidi-Fazurrahman çizgisini izleyeceklerine, İbni Teymiye'den esinlenen Kutup ve Azzam'ın 1960'larda başlattığı Selefi akıma kapılmaları; şeriatı zamanla değişen muamelat kavramı yerine dogmaya bağlamaları; iç hicretle kendilerini tekfir ettikleri toplumdan ayırmaları; ahlakı iffete, iffeti de türbana indirgemeleri ve İslam'dan çok Batı ütopyalarında bulunan devrimci şiddeti benimsemeleri laiklik sorununun daha da ağırlaşmasına yol açtı.
Toplumsal mutabakatı oluşturmak ve yine yüksek bir medeniyet kurmak için Hanefi-Maturidi etrafında oluşan büyük bir orta alan var.
Herkes kalesinden dışarı çıkmalı.

Sorun dini yaşamak mı?
Gündüz Aktan

27/05/2006

Laikliğe ilişkin ihtilaf türban sorunundan çıkıyor, ama onunla sınırlı değil. Başörtüsünde sorun yok. Okulların ve devlet memuriyetinin dışında türban kısıtlaması da bulunmuyor. Ama iki ülkenin tartışılmalı sınırı gibi, türban da iki farklı hayat görüşünün sürekli zorlanan sınırına benziyor. Taraflar bu sınırda olacak küçük değişikliklerin etkilerini büyütüyor. 'Bir adım dahi geri çekilirsem, başka ve çok daha sakıncalı taleplerle karşılaşabilir ve giderek tüm hayat tarzımı ve kimliğimi kaybederim' diye düşünüyor.
Diyanet'in kurulması vesilesiyle devrin Adalet Bakanı Seyit Bey Meclis konuşmasında, Cumhuriyet'in Hanefi-Maturidi İslam yorumunu benimsediğini söyledi. Yani Türk laikliğinin dini içeriği var. Cumhuriyet'in kendi dini yorumunu dayatmasına itiraz edilebilir. Ancak yıkılan bir imparatorlukta din kurumunun hurafeye battığı da unutulmamalı.
Bu durum, o günün mütedeyyin kesimlerde, toplumdan ve devletten dışlanmak, nüfuz ve itibarını kaybetmek, hatta aşağılanmış olmak gibi travmalar yarattı. Belli bir süre din eğitimine ara verilmesi ve Aydınlanma akımının kuvvetle vurgulanması da, halk yığınlarında devletin dini terk ettiği endişesine yol açtı.
Demokrasiye geçildiğinde geçmiş travmaların etkisinin giderek azalması beklenirken, din tekrar ağırlık kazandı. Nihayet Refah ve AKP iktidarlarıyla laiklik sorunu iyice ön plana çıktı.
Bugün AKP'nin dindarları dinlerini yeterince yaşayamadıklarından yakınıyor. Türkiye'de 100 bin cami var. Oruç tutuluyor, namaz kılınıyor, kurban kesiliyor, hacca gidiliyor, dini kıyafetler kullanılıyor. Dindarların basını, faizsiz bankası, sermayesi, işyerleri, tatil beldeleri, ayrı konutları, okulları, hastaneleri var. Peki başka ne isteniyor?
Laiklik yorumunu değiştirme talepleri, Kuran'ın muamelat (medeni hukuk) ve ukubat (ceza hukuku) ayetlerini yani şeriatı uygulamak istendiği kuşkusunu yaratıyor. Bu ise laiklikle bağdaşmaz. 1000 yıl öncesinin büyük müçtehitleri, bu ayet hükümlerinin dini değil, tarihi-sosyolojik nitelikte oldukları ve değişebilecekleri yolunda fetva vermişlerdi. Cumhuriyet bunu yaptı. Buna karşılık dinin özü olan Kuran'ın ibadet ve ahlaka ilişkin hükümleri hiçbir değişikliğe uğramadan devam ediyor.
Durum buyken, Milli Görüş akımı Seyit Kutup'un son şeklini verdiği ve Selefilik olarak anılan 'Müslüman Kardeşler' görüşlerinden esinlenerek oluştu. Buna göre gerçek Müslümanlar, İslam'ı yozlaştıran diğer Müslümanları tekfir ediyor; cahiliye dedikleri toplumdan iç hicretle ayrılıyor. Amacı bir parti önderliğinde devrim yapıp, şeriata dayalı bir devlet kurmak. Yani Hz. Peygamber'in pagan toplumda yaptığını, bugünün Müslüman toplumunda yapmak. İlginç olan bu akımın parti, öncü grup, devrim, intihar saldırısı, hatta tekfir gibi görüşleri, Batı'dan alınmış.
Bu dindarların Selefilikten çok daha üstün olan Hanefi-Maturidi çizgiyi neden benimsemediklerini anlamak lazım. Yakın tarihte Müslümanlar ikili bir travma yaşadılar. İslam uygarlığının temsilcisi Osmanlı, Batı'ya yenildi. Bu, korkunç bir travmaydı. Batı ile baş edebilmek için biz başta Müslüman ülkelerde uygulanan Batılılaşma reformları bir başka travma yarattı. Hanefi-Maturidi yorum bu travmalara bir cevap oluşturmuyor. Ama Selefilik, bu travmaların verdiği mağduriyet duygusuyla Batı 'taklitçileri' ve Batı ile mücadele etmeyi ve geçmişin intikamını almayı amaçlıyor.
Bu haliyle Selefilik İslam'ın yorumundan çok, siyasi bir ideoloji. Laik bir düzende seçimle iktidara gelince bu ideoloji temelinden sarsılıyor. Zira iktidara gelen Selefi akım kendi ideolojik kalesinden çıkmak ve toplumun tümünü kucaklamak zorunda. Bu ise kimliğinin genişleyerek dağılması demek. Oysa türban üzerinden çıkan ihtilaf ideolojik kimliği korumaya yarıyor. Ama bunun eski travmaların tekerrürüne yol açması gibi bir tehlike de var.
AKP kendini bu tuzaktan kurtarmalı. Devrim travmasını atlatmalı. Hanefi-Maturidi çizgiye gelmeli. Laiklik sınırını zorlamamalı. Batı'ya karşı savaşla kurulan Cumhuriyet'in parçası olduğunu anlamalı.
Yoksa demokrasi yaşayamayacak.

Makûs talih
Gündüz Aktan

08/06/2006

Travmaların acılarını derinden hisseden toplum kesimleri mazlumiyet duygusuna kapılıyor. Bu yaralı duygular temelinde dar ve yoğun bir grup kimliği oluşturuyor. Bu acıları kendilerine çektirenlere karşı mücadeleyi sağlayan bir ideoloji geliştiriyor.
Müslüman ülkelerin hemen hepsinde, Batı karşısında yenilgiler ve savunma amacıyla girişilen Batılılaşma reformları dindar kesimlerde kimlik sarsıntıları ve ezilmişlik duyguları oluşturdu. Müslüman Kardeşlerin ideologu Seyyit Kutup'un hem Batı'ya hem de Batı'nın uzantıları sayılan reformculara karşı geliştirdiği Selefi din anlayışına dayalı devrimci ideoloji bu nedenle süratle yayıldı.
Mazlumiyet duygusuna kapılanlar kendilerine tarihte yapılan kötülüklerin sürekli tekrarlanacağından korkarlar. Komplo paranoyası buradan doğuyor. Cumhuriyet'in kuruluş döneminde Kürtçüler ve komünistler de, 'mürteciler' gibi tasfiye edilmişlerdi. Onlarda da kendilerine sürekli komplo yapıldığı kuşkusu var.
Aslında Osmanlı'nın parçalanma süreci hepimizde Batı'nın bize komplo yaptığı kanısını yerleştirdi.
Tabii gerçek komplolar da var. Önemli olan siyasi ve sosyal olaylarla komploları birbirinden ayırabilmek. Ancak komplo paranoyası olanlar her şeyi komplo olarak görme eğilimindeler. Demokrasilerde iktidarların yıpranması komplo kuşkuları için daha da elverişli bir zemin hazırlıyor.
Mazlumiyet duygusu içindekiler kendilerine komplo yapıldığına inandıkları andan itibaren savunma önlemleri almaya başlıyor. Hep kendilerini haklı görüyorlar. Karşıya artan biçimde sertleşen ithamlar yapıyorlar. En olmadık kişileri, özellikle de muhalefeti komplo yapmakla suçluyorlar. 'Biz ve onlar' ayrımı güç kazanıyor. Toplum cephelere ayrılıyor. Kendilerinin halkın belli bir bölümünü değil tümünü temsil ettiklerini sanıyorlar. Her şeyin sorumluluğunu karşı tarafa atıyorlar vb.
Komploya maruz kaldıklarını düşünenler, kendilerinin de karşılarındakine komplo yapma hakları olduğuna inanıyorlar. Bir yandan komplolardan şikâyet ederken, öte yandan kendilerinin de aynı şeyi yaptıkları her nasılsa gözlerinden kaçıyor.
1957 sonrasının DP tecrübesi, bir kez böyle bir süreç başladığında durdurmanın mümkün olmadığını, en sonunda da korkulanın başa geldiğini gösterdi. Demokrasimiz onulmaz yara aldı. Büyük acılar çekildi. Ve rejimi daha sonra da istikrarsızlaştıracak yeni mazlumiyetler yaratıldı.
Siyaset psikolojisi travmalı akımların gerileme sürecine (regression) girdiklerinde tarihte başlarına gelen travmaları tekrar yaşamayı istemek gibi akılla açıklanamayan bir amaca yöneldiklerini gösteriyor. Buna travmayı 'tekrarlama saplantı' (repetition compulsion) deniyor. Bir tür makûs talih.
Türkiye'nin demokrasi deneyiminin başında, tüm cehaletiyle girdiği bu sürecin yarım asır sonra tekrarlanması gerçekten büyük talihsizlik olur. Oysa bu sürecin nasıl işlediğini bilirsek, durdurmak da mümkün olmalı. Yukarıdaki analizi ikna edici bulmayanlar bile, sonucuna uygun hareket ederler ve cepheleşmeye gitmekten kaçınırlarsa, tehlikeli gidişi durdurabilirler. Nitekim Sn. Başbakan'ın sert beyanlarına ara vermesi dahi gerilimi düşürmeye başladı.
Ama Cumhuriyet'in laiklik etrafında rejim krizlerine girmesini kalıcı biçimde önlemek için başka şeyler yapmak gerekiyor. Bugünkü krizin altında AKP'nin geçmişinden ne kadar kopmuş olsa da, içinde barındırdığı Selefi ideolojinin bazı unsurlarıyla Cumhuriyet'in kurucu laiklik ilkesi arasındaki çatışma yatıyor. Cumhuriyet laikliği dinin Selefi yorumunu kabul edemez. İlahiyatçı olmayanların ürünü Selefi ideoloji İslam değil, İslam'ın siyasi ideolojiye dönüştürülmüş biçimi. Dinin gerçek yorumu Hanefi-Maturidi'ye ait. Onun da laiklikle bir sorunu yok.
Sn. Erdoğan öğrenciliğinde bu konuda 'epeyce mürekkep yalamış' olabilir. O sırada Kutup, Mevdudi ve Şeriati'nin kitapları piyasayı kaplamıştı. Şimdi Maturidi hakkında en az 20-25 kitap var. Gerçek İslam için birini okumak bile yeter. Fazladan Maturidi bir Türk, Türkiyeli değil. Bir sakıncası yoktur umarım.

Makûs talih
Gündüz Aktan

08/06/2006

Travmaların acılarını derinden hisseden toplum kesimleri mazlumiyet duygusuna kapılıyor. Bu yaralı duygular temelinde dar ve yoğun bir grup kimliği oluşturuyor. Bu acıları kendilerine çektirenlere karşı mücadeleyi sağlayan bir ideoloji geliştiriyor.
Müslüman ülkelerin hemen hepsinde, Batı karşısında yenilgiler ve savunma amacıyla girişilen Batılılaşma reformları dindar kesimlerde kimlik sarsıntıları ve ezilmişlik duyguları oluşturdu. Müslüman Kardeşlerin ideologu Seyyit Kutup'un hem Batı'ya hem de Batı'nın uzantıları sayılan reformculara karşı geliştirdiği Selefi din anlayışına dayalı devrimci ideoloji bu nedenle süratle yayıldı.
Mazlumiyet duygusuna kapılanlar kendilerine tarihte yapılan kötülüklerin sürekli tekrarlanacağından korkarlar. Komplo paranoyası buradan doğuyor. Cumhuriyet'in kuruluş döneminde Kürtçüler ve komünistler de, 'mürteciler' gibi tasfiye edilmişlerdi. Onlarda da kendilerine sürekli komplo yapıldığı kuşkusu var.
Aslında Osmanlı'nın parçalanma süreci hepimizde Batı'nın bize komplo yaptığı kanısını yerleştirdi.
Tabii gerçek komplolar da var. Önemli olan siyasi ve sosyal olaylarla komploları birbirinden ayırabilmek. Ancak komplo paranoyası olanlar her şeyi komplo olarak görme eğilimindeler. Demokrasilerde iktidarların yıpranması komplo kuşkuları için daha da elverişli bir zemin hazırlıyor.
Mazlumiyet duygusu içindekiler kendilerine komplo yapıldığına inandıkları andan itibaren savunma önlemleri almaya başlıyor. Hep kendilerini haklı görüyorlar. Karşıya artan biçimde sertleşen ithamlar yapıyorlar. En olmadık kişileri, özellikle de muhalefeti komplo yapmakla suçluyorlar. 'Biz ve onlar' ayrımı güç kazanıyor. Toplum cephelere ayrılıyor. Kendilerinin halkın belli bir bölümünü değil tümünü temsil ettiklerini sanıyorlar. Her şeyin sorumluluğunu karşı tarafa atıyorlar vb.
Komploya maruz kaldıklarını düşünenler, kendilerinin de karşılarındakine komplo yapma hakları olduğuna inanıyorlar. Bir yandan komplolardan şikâyet ederken, öte yandan kendilerinin de aynı şeyi yaptıkları her nasılsa gözlerinden kaçıyor.
1957 sonrasının DP tecrübesi, bir kez böyle bir süreç başladığında durdurmanın mümkün olmadığını, en sonunda da korkulanın başa geldiğini gösterdi. Demokrasimiz onulmaz yara aldı. Büyük acılar çekildi. Ve rejimi daha sonra da istikrarsızlaştıracak yeni mazlumiyetler yaratıldı.
Siyaset psikolojisi travmalı akımların gerileme sürecine (regression) girdiklerinde tarihte başlarına gelen travmaları tekrar yaşamayı istemek gibi akılla açıklanamayan bir amaca yöneldiklerini gösteriyor. Buna travmayı 'tekrarlama saplantı' (repetition compulsion) deniyor. Bir tür makûs talih.
Türkiye'nin demokrasi deneyiminin başında, tüm cehaletiyle girdiği bu sürecin yarım asır sonra tekrarlanması gerçekten büyük talihsizlik olur. Oysa bu sürecin nasıl işlediğini bilirsek, durdurmak da mümkün olmalı. Yukarıdaki analizi ikna edici bulmayanlar bile, sonucuna uygun hareket ederler ve cepheleşmeye gitmekten kaçınırlarsa, tehlikeli gidişi durdurabilirler. Nitekim Sn. Başbakan'ın sert beyanlarına ara vermesi dahi gerilimi düşürmeye başladı.
Ama Cumhuriyet'in laiklik etrafında rejim krizlerine girmesini kalıcı biçimde önlemek için başka şeyler yapmak gerekiyor. Bugünkü krizin altında AKP'nin geçmişinden ne kadar kopmuş olsa da, içinde barındırdığı Selefi ideolojinin bazı unsurlarıyla Cumhuriyet'in kurucu laiklik ilkesi arasındaki çatışma yatıyor. Cumhuriyet laikliği dinin Selefi yorumunu kabul edemez. İlahiyatçı olmayanların ürünü Selefi ideoloji İslam değil, İslam'ın siyasi ideolojiye dönüştürülmüş biçimi. Dinin gerçek yorumu Hanefi-Maturidi'ye ait. Onun da laiklikle bir sorunu yok.
Sn. Erdoğan öğrenciliğinde bu konuda 'epeyce mürekkep yalamış' olabilir. O sırada Kutup, Mevdudi ve Şeriati'nin kitapları piyasayı kaplamıştı. Şimdi Maturidi hakkında en az 20-25 kitap var. Gerçek İslam için birini okumak bile yeter. Fazladan Maturidi bir Türk, Türkiyeli değil. Bir sakıncası yoktur umarım.

Derdimiz ne? (2)
Gündüz Aktan

31/08/2006

Hiçbir devrim tüm amaçlarına ulaşamaz. Varılan aşama küçümsenemezse de, Cumhuriyet'in ulus ve ulus-devlet inşa etmeyi ve bu bağlamda modernleşmeyi amaçlayan devrimi de nihai amacına ulaşamadı.
Demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerleri Cumhuriyet'in laiklik ve tekil yapısına karşı kullananların varlığı, hatta bunların AKP iktidarı içinde bulunduğu da inkâr edilemez.
Devrimlere karşı daha ilk günden itirazlar, hatta isyanlar oldu. Bunların arasında Atatürk'ün silah arkadaşları dahi vardı. Devrimleri destekleyen bir kesim çok daha yavaş ve yumuşak gidilmesini savundu. Bir kısmı da 'Teknolojiyi alalım kültürümüzü koruyalım' dedi.
Dindarlar inançlarının hurafe olmadığını, komünistler kurtuluşun Marksizm'de olduğunu, Türkçü milliyetçiler Enver Paşa'nın vizyonunun üstünlüğünü ileri sürdüler. Aşiret yapısı içinde dini inançlarını Kürt etnik milliyetçiliğiyle karıştırarak savunanlar gibi, bu gruplar da şiddetle bastırıldı. Böylece devrimin doğal olarak yarattığı gayrı memnunlara, dışlanan ve ezilenler de eklendi.
Aslında devrim başka türlü yapılamazdı. Ama diyelim ki daha az radikal olanlar haklıydı. Bugün 'Olan oldu' deyip yolumuza devam etmemiz gerekirken, aynı noktaya takılıp kalmamız, Türkiye'nin rejim sorunundan kurtulmasına bir türlü imkân vermiyor. Bu saplantıyı aşamayanlar, farklı bir laiklik yorumu ve ulus kimliği yaratmak gibi hayallere kapılıyorlar.
Kendilerine böyle bir imkânsız misyon vehmedenlerin hâlâ bulunmasının bazı nedenleri var. Türkiye, kentleşmeden, sanayileşmeden, orta sınıf yaratmadan, yeterince modernleşmeden, hatta hukuki altyapısını dahi hazırlamadan demokrasiye geçti. Devrim travması geçirenler, kendi eski değer ve inançlarının doğru, devrimlerin yanlış olduğunda ısrar etme imkânı buldular.
Kendileri de Cumhuriyet'in ürünü olan bu kesimler, muhtemelen ruhlarının derinliğinde devrimlerin doğruluğunu hep bildiler. Aslında takiyeyi kendilerine yaptılar. Laiklik Cumhuriyet devrimi gerçekliğine sahipti. Onların demokrasi dediği, içi boşalmış kimliklerinin savunma aracıydı. Bu nedenle Cumhuriyetçi güçlere karşı bu demokrasiyi savunmakta hep aciz kaldılar.
Ama boş olana daha bir inatla sarılmak gerekiyordu.
Müslüman ülkelerde dine dönüş de sorunu karmaşıklaştırdı. İsrail karşısında alınan yenilgiler, Arap ülkelerindeki modernleşmenin gözden düşmesine yol açtı. Selefi akım, çağdaş bir din yorumundan ziyade, yerli 'Batıcı' elitlerle, İslam'a düşman Batı'ya karşı bir siyasi mücadele ideolojisi olarak ortaya çıktı. Modernleşmeye karşı İslam'ın özüne dönmeyi savundu.
Oysa Türk modernleşmesi diğer Müslüman ülkelere kıyasla çok daha başarılıydı. Cumhuriyet'in laikliği ise Hanefi-Maturidi çizgisiyle selefiliğe karşı gerçek İslam'ı temsil ediyordu. Bizim selefilerin işi zordu.
Post-modern akım da kafa karışıklığı yarattı.
Bu akım Batı toplumlarında modernitenin dünya savaşları ve Holokost gibi yarattığı facialara tepki olarak çıktı. Ama modernite öncesi özelliklere sahip selefi akıma adeta meşruiyet sağladı. Demokrasi ve insan hakları, insanların ve grupların inançlarını modern veya pre-modern demeden, kabul ediyordu. Ayrılıkçı Kürt akımınıysa tekil yapıyı değiştirerek tatmin etmek mümkündü.
Komutanların konuşmaları, ulus ve modernite öncesi akımların Cumhuriyeti değiştirmesine izin verilmeyeceğini gösteriyor. Zira demokrasi, ulus-devlet ve modernitenin siyasi rejimi. Türk milletinin büyük çoğunluğu da aynı görüşte.
Aydın tabii devleti eleştirebilir. Ama kendi travmaları nedeniyle devlet düşmanlığı yapmasına eleştiri denemez.
Demokrasi, yönetme kabiliyetine sahip olanı seçmekle yaşar. Yaralı kimliklerin, 'benden' diye, başka yaralıları seçmesi yönetemeyen demokrasi yaratır.
Herkes Atatürkçü Cumhuriyet'le çoktan barışmalıydı. Türk milliyetçileri bu işi yapıyor. Eski sol yeni liberal aydınlardan hayır yok. Ayrılıkçı Kürtlerden de. Dindarlar ise Cumhuriyet'in İslam'a en uygun model olduğunu, dinin selefilikte değil, Hanefi-Maturidilikte olduğunu anladıkları gün derdimiz bitecek.

Hayır! Çözmek istemiyoruz
Gündüz Aktan

05/10/2006

Rejim krizinde olduğumuzu, bu krizin her zaman ağırlaşabileceğini neredeyse bir buçuk yıldır yazıyoruz. Ne yazık ki bizde sorun çözme melekesi gelişmemiş.
Sorunu çözmek için önce sorunun varlığını kabul etmek lazım. Cumhurbaşkanı ve komutanlar sorun var, Başbakan'sa yok diyor. Sorun var.
Sorun marjinal gruplarda değil. Sorun sizde.
Bu nedenle de çözmek çok zor.
Sorun bu hale kendiliğinden ve bir günde gelmedi. AKP iktidarı başından bu yana türbanı, IHL'yi, YÖK'ü, kadrolaşmayı bir gerginlik siyaseti haline getirmedi mi? Başbakan o bilinen üslubuyla AİHM kararında ulemaya, Danıştay kararında Diyanet'e gönderme yapmadı mı? Katil ve babası Danıştay'a saldırının türban yasağı için yapıldığını ikrar ve ilan etti. Bunun böyle olduğu baştan belliyken, orduyu demokratik istikrarı bozmak amacıyla tüm suikastlardan sorumlu göstermek akılla ve insafla bağdaşıyor muydu?
Ama hepsinin üstünde, TBMM Başkanı 23 Nisan konuşmasında laikliğin yeniden yorumlanmasını talep ederken, orduyu hedef alan 'kurumlar demokrasisi'ni eleştirmedi mi? Sn. Erdoğan, bu konuşmanın yaratacağı derin kırılmayı gidermek şöyle dursun, halkta olmadığını söylediği egemenliğin, 40 yıl sonra da olsa, halkın eline geçeceğini ileri sürerken, Cumhuriyet'in kurucu ilkesi olan laikliği değiştirmeyi kastetmediyse neyi kastetti?
AKP, Özal'ın ANAP'ından çok farklı ve çok basiretsiz olarak, eline geçen tarihi fırsatı heba etti ve bir orta sağ kitle partisi olamadı. Değişemedi, değişmedi.
Şimdi geldiğimiz bu 'final'de sorunu çözemezsek demokrasi tekrar tehlikeye düşecek.
'İrtica nerede, gösterin önlem alalım' ya da 'Biz de laiğiz, cumhuriyetçiyiz' beyanlarının artık bir etkisi yok.
Sorun yetki tartışmasıyla çözümlenemez.
Diyelim ki yasalarda orduya yetki verilmemiş olsun, o zaman sorun ortadan kalkacak mı?
Sorun yapılan eleştirilerin demokrasiye uygun olup olmadığında değil. Uygun olsa da, olmasa da sorun orada duracak.
Sorun liberal safsata ve AB üyeliğiyle ilgili değil. Demokratik hak ve özgürlükler modernitesini tamamlamış toplumlarda geçerli. Modernite öncesi değerlerin hak ve özgürlük konusu olması mümkün değil. Bu tür değerleri korumak için AB'ye üye olmayı ummak en azından çelişki değil mi?
Sorun sadece hukuki değil. Sorunu Yargıtay mı, yoksa Anayasa Mahkemesi mi çözer tartışmasının geçersizliğini, Başbakan'ın mahkeme kararlarına karşı çıkması yeterince göstermedi mi? Kaldı ki iktidar olmuş Refah'ın Anayasa Mahkemesi'nce kapatılması kararının AİHM tarafından demokrasiye uygun bulunmasından ders alındı mı?
Sorun sosyolojik de değil. Türban eğer bir kesimin kızlarının moderniteye geçişi için bir kılıfsa, türban olmadan bu gelişmeyi önleyenlerin varlığı irtica değil de ne? Bizden çok daha gelişmiş, kentleşmiş, sanayileşmiş olan Amerika neden hâlâ irtica sorunuyla boğuşuyor?
Sorun geniş anlamda siyaset ve kültürle, siyaset kültürüyle ilgili. Tabiri mazur görün, dini yanlış bilen iktidar ile dini bilmeyen muhalefetin yarattığı bir olay bu. Peygamberin döneminin dini anlayışını (ki onu da yanlış anlıyorlar) Marksist devrimle dayatan Selefi görüşle ne modernleşme, ne Cumhuriyet ne de demokrasi bağdaşır. Bir yandan 'cahiliye' dediğin Müslüman toplumun dışına iç hicretle çıkmak için kıyafetini, yerleşim yerlerini, sermayeni, okullarını, gazetelerini, tatil beldelerini vb. ayıracaksın; öte yandan da toplumun tümünü yönetmeye talip olacaksın. Bu mümkün mü?
Sorun cumhurbaşkanlığıyla sadece bu bağlamda ilgili.
Kimse modernitenin dinle, dindarlıkla barışık olduğunu iddia etmiyor. Ama kimse Aydınlık çağının getirdiği akıl ve bilimin olumlu sonuçlarını da reddedemez. Papa'nın konuşmasında neden kıvrandığını sanıyorsunuz?
Din Maturidi/Hanefi çizgide duruyor. Kimse aşırı sekülerleşmeyi dayatmıyor. Anayasa'nın 24. maddesini savunmak laikçilik değil. Bunun dışına çıkan Türkiye'yi yönetemez. Halk istese de yönetemez. Zira o zaman halk demokrasiyle yönetilmeyi istemiyor demektir.
Siz de bunları biliyorsunuz. Değişemiyorsanız bari elinizi zorlamayın!

Aklın sınırları
Gündüz Aktan

31/10/2006

Laiklik ve sekülarizm Aydınlık çağından yani 1750'lerden önce gelişmeye başladı, ama Aydınlanmanın din karşıtı akılcılığıyla güçlendi. Dini dogmaların akılla bağdaşmadığı, aklın topluma hâkim olması için dinin, hatta Allah inancının terk edilmesi savunuldu.
Rönesans ile Aydınlanmanın belki de en önemli farkı burada yatıyor. İlkinde aklın din ile bağdaştırılması eğilimi güçlüydü. Klasik müzik dinden ilham aldı. Resim ve heykel dini temaları işledi. Edebiyat dinden kaçmadı vb.
Oysa Aydınlanma akımı, aklın barış, seküler hümanizmin kardeşlik, seküler etiğin dayanışma, bilimin gelişme, hepsinin birlikte üstün uygarlık yaratacağına emindi. İnsanlığa bütün kötülükler dinden, dini fanatizmden, din savaşlarından, kilisenin baskı ve mezaliminden, dogmanın katı ve akıldışı niteliğinden gelmişti. 1600'lerin ilk yarısındaki Katolik-Protestan savaşları toplumları dinden soğutmuştu.
Aydınlanma filozoflarının bir kısmı Allah'a ve dine inanıyordu. Ama baskın grup, agnostik ve ateist idi. Onlara göre Allah yoktu. İnsanlık yalnızdı. Bu gerçeği kabullenecek olgunluk ve cesareti göstermeliydi.
Bu dönemde Pozitivizm akımı aklın neredeyse 'kadir-i mutlak' olduğunu savundu. Akılla, insanı ve toplumları baştan aşağı değiştirmek mümkündü. Auguste Comte, ilk toplumsal mühendislerden Tanzimat Sadrazamı Büyük Reşit Paşa ile mektuplaştı. Bu arada dinin gereksizliğini savunan Comte'un bir 'İnsanlık Kilisesi' kurduğu ve sevgilisini de tanrıça yaptığı her nasılsa gözlerden kaçtı.
Din karşıtı olan Freud 1927'de yazdığı 'Bir Yanılsamanın Geleceği' adlı küçük kitabında, 'Dinin Avrupa uygarlığından atılması isteniyorsa, yerine ancak başka bir doktrin sistemi koyarak bunun yapılabileceğini; bu sisteminse daha başından itibaren dinin tüm psikolojik özelliklerini yani aynı kutsallık, katılık ve hoşgörüsüzlüğü, aynı düşünce sınırlamasını bünyesinde toplayacağını' söylemişti. Nitekim öyle de oldu. Faşizm ve komünizm birer seküler din oldular. Kendi 'harika' ütopyalarını gerçekleştirmeye çalışırken, dinlerle mukayese edilemeyecek kadar çok insanın ölümüne yol açtılar.
Aydınlanmanın ürünü bir bilim kolu olarak gelişen Sosyal Darvinizm'e göre, insan toplumları da, tıpkı doğadaki hayvan ve bitkiler gibi, tabii istifaya tabiydiler. İçlerinde yaşama gücü olanlar yaşayacak, diğerleri tasfiyeye uğrayacaktı. Avrupa gibi bilimsel gelişmeyi gerçekleştiremeyen dünyanın geri kalanı, terakki ve tarih dışı kabul edildi. Sömürgecilik, kölelik ve ırkçılık akımları, bu toplumların kendiliğinden ölmelerinin beklenmesinin mi, yoksa yok edilmesinin mi daha doğru olacağı tartışıldı.
Böylece aklın, sınırlarını bilmez kendini beğenmişliği, en iyi niyetlerle başlamış bir akımın insanlığa büyük facialar yaşatmasına yol açtı.
Osmanlı İmparatorluğu bu akımın yarattığı sanayi devrimiyle güçlenen ve Batı dışındakileri ırkçılıkla aşağılayan Avrupa devletleri tarafından hunharca yıkıldı. Cumhuriyet derin bir beka içgüdüsüyle kuruldu. Yaşamak için, aynı Aydınlanmacı görüşlerle modernleşme reformlarını yaptı. Ama Atatürk, o zamanlar dünyaya hâkim olan, faşizm ve komünizm gibi Aydınlanmanın hastalıklı ütopyalarına kapılmamak dehasını gösterdi. Milliyetçiliği, ırkçılık ve şovenizmden uzaktı. Belki de en önemlisi, dini reddetmedi. Tersine üstün Hanefi/Maturidi yorumunu benimsedi.
Bilinçdışının olağanüstü önemini keşfeden en büyük Aydınlanmacı Freud, aklın gücünün ne denli sınırlı olduğunu anladı. İnsan, evrimin çok ağır değişen temel özelliklerini muhafaza ediyordu. Teknik gücü geometrik hızla artmasına rağmen, bu gücü kullanmakta etik geriliği büyük tehlikeler yaratıyordu.
Din geri geliyor. Din dogmasız olamaz. Dogma temelde akılla bağdaşmaz. İkisinin alanları ayrı. Ama akıl ve din birlikte, insanın daha iyi, daha hoşgörülü, daha açık kafalı olmasına katkıda bulunabilir.
Kısaca dinle moderniteyi bağdaştırma sorunu henüz çözümlenmedi. Selefilik bu sorunsalı hiç çözemez. Atatürk boşuna Maturidi'ye işaret etmedi.

Yanlış mı anlıyoruz?
Gündüz Aktan

20/02/2007

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu'nu kısa bir süre de olsa yakından tanımak imkânım oldu. Başkanlığı sırasında söylediği birçok şey adeta çığır açtı.
Bu nedenle bir süre önce Ruhat Mengi ile türban konusunda yaptığı söyleşiyi dinlerken biraz şaşırdım. İnanarak türban takanları rencide etmemek için bu konuda yazmaktan çekiniyorum. Kamu alanı tanımına ilişkin tartışma sürüyor. Cumhuriyet'in laiklik ilkesi de hiç olmadığı kadar tartışmaya açıldı. Konu aynı zamanda kadının toplumdaki yeri, iffet kavramı ve aile kurumunun geçirmekte olduğu krizle ilgili.
Yani çok karmaşık bir sorunla karşı karşıyayız.
Türbanın arkasındaki dini anlayışı tartışmak, din ve inanç özgürlüğüne saygısızlık sayılamaz. Sn. Mengi de programında aslında bunu yapmak istedi. Kadının örtünmesine ilişkin Nur suresi 31. ayetini kendine göre yorumlayıp, Sn. Bardakoğlu'na sorular sordu.
Başkan bunlara verdiği cevaplarda, mealen, ayete göre örtünmenin bir vecibe olduğunu; bu konuda gelenek bulunduğunu; soru üzerine, geleneğin sadece Kuran değil, Peygamber'in sünneti yani yaptığı ve söyledikleri ışığında oluştuğunu; buna uymamanın kişinin Allah ile arasında bir sorun olduğunu; kimseye örtün diye baskı yapılmadığını, Kuran'ın ancak bilenler tarafından yorumlanabileceğini ve kimsenin gönlüne göre bir İslam dini yaratamayacağını belirtti.
Sn. Bardakoğlu daha önceki bazı beyanlarında örtünmenin şart olmadığına işaret etmişti. Ama bu kez, örtünme vecibesi yerine getirilmezse günah işlenmiş olacağını ima ediyor gibiydi.
İslam'da örtünmeye ilişkin genel bir gelenek olduğu kuşkusuz. Ama nasıl örtünüleceği konusunda ortak bir gelenek yok. Konu bir saç telinin dahi görünmemesini amaçlayan türban ya da sıkma baş ise, bu konuda bir gelenek olduğu hiç söylenemez.
Türban büyük çoğunlukla Arap ülkelerinde görülüyor. Yani coğrafi alanı dar. Bırakalım Endonezya ve Malezya'yı, Türkiye'nin nüfusunun beş-altı katı olan Pakistan, Hindistan ve Bangladeş kadınları kullandıkları tül şalın altında saçlarını saklamıyor. Öte yandan türban gelenek haline gelecek kadar eski de değil. Müslüman Kardeşlerin 1960'larda benimsediği hayli yeni bir uygulama.
Bu şartlar altında türban takmanın bir vecibe, takmamanın günah olduğu söylenemez.
Aslında sorun burada değil. Sorun, Sn. Bardakoğlu'nun, Sn. Mengi'nin söz konusu ayet metnini akılla anlama, yorumlama, tartışma çabalarını karşılıksız bırakması. Böyle davranırken geleneğe ve sünnete yaptığı atıflar, kendisinin, aynı zamanda Selefi olarak da adlandırılan, Hadis (nakil veya rivayet) ekolüne mensup olduğu ya da bu ekolden gereğinden fazla etkilendiği, bu haliyle gelenekçi ve muhafazakâr kanada meylettiği izlenimi veriyor.
Oysa Sn. Mengi'nin, uzman olmasa da, bir Müslüman olarak, Kuran'ı anlamaya ve bu amaçla tartışmaya hakkı var. Aslında bu yaklaşım, Hadis ekolünün karşıtı olan yenilikçi, akılcı, rey ekolünün yani Hanefi-Maturidi çizginin de bir gereği. Kaldı ki, ayetten örtünmenin İslam öncesinde de uygulandığı; yani örfi nitelikte olduğu; örf değiştikçe de değişebileceği anlaşılıyor.
Hz. Ömer ve daha sonra Maturidi, 'yararı biten' ya da 'aklın artık kabul edemeyeceği hale gelen' ayetlerin yürürlükten kaldırılabileceğini (nesh) söylemediler mi? Osmanlı, Kuran'ın ukubat (ceza hukuku) ayetlerini uyguladı mı?
Sn. Bardakoğlu, Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken Atatürk'ün Hanefi-Maturidi itikadı takip etmesi yolundaki talimatını ve hilafetin kaldırılması vesilesiyle devrin Adalet Bakanı Seyid beyin Meclis konuşmasını bizden iyi biliyordur.
Sn. Bardakoğlu birçok dengeyi gözetmek zorunda. İşi zor. Ama şu temel sorulara cevaplarını da biz bilmek zorundayız:
Müslüman Kardeşlerin Selefi-Harici siyasi ideolojisini İslam olarak mı kabul etmektedir?
Maturidi'nin diyanet-siyaset, din-şeriat, iman-amel ayrımlarına; vahyi anlamak için yenilikçi, akılcı, tevilci, nazarcı, kelamcı yaklaşımına; özgür irade ve sorumlu birey anlayışına karşı mıdır?
Kısaca Diyanet, Cumhuriyet kurumu olmayı sürdürmekte midir?

Kişi laik olur mu?
Gündüz Aktan

26/05/2007

Sn. Erdoğan, Cumhuriyet'in kurucu ilkelerine karşı olduğunu kendi üstü örtülü üslubuyla söylemeye devam ediyor. Canlı bombanın Ankara'da patlamasından iki hafta kadar önce, Türkiye'de 36 etnik grup olduğu görüşünü tekrarladı ve tabii Türkleri de etnik grup saydığından, Türk üst kimliğini bir kez daha reddetmiş oldu. Ardından da 'Devlet laik olur, kişiler laik olmaz' 'özdeyişini' yineledi. İyi ki bazı AKP'liler gibi daha da ileri gidip, 'Laiklik dinsizliktir' demedi.
Türkiye'de biri bir laf eder, kulağa hoş gelir, içi dolu mu boş mu diye bakmadan birçok insan tekrarlamaya başlar. Bir de bakarsın tutmuş, bedahet gibi kullanılıyor.
Laiklik gibi bir ilkeye ilişkin farklı yorumlar bu kadar istikrarsızlık yaratıyorsa, sorumluluk duygusu olan bir siyasetçinin görüşlerini Anayasa'nın 24. maddesine, yani sorunun hukuki kaynağına inerek açıklaması gerekmez mi?
Bu maddenin 1. unsuru herkesin 'dini inanç' hürriyetine sahip olduğunu söylüyor. Yani neymiş? Laiklik, dinsizlik demek değilmiş.
2. unsur, 14. maddede yer alan bazı yasaklar hariç, 'ibadet, dini ayin ve törenlerin serbest olduğunu' belirtiyor. Bu yasaklarsa, ülkenin bütünlüğünü bozmak; Cumhuriyet'in varlığını tehlikeye düşürmek; temel hak ve hürriyetleri yok etmek; dil, ırk, din ve mezhep ayırımı (ayırımcılık olmalıydı) yaratmak; bu kavram ve görüşlere dayalı bir devlet düzeni kurmaktan oluşuyor. Diğer hak ve özgürlüklerin kullanımında da aynı yasaklar geçerli.
Kişinin (devletin değil), laiklik gereği, 'ibadet, dini ayin ve tören' yaparken bu yasaklara riayet etmesi gerekiyor. Dikkat edilirse bu yasakların dinin özüyle bir ilişkisi yok. Yani kişi bu yasaklar dolayısıyla dini vecibesini yerine getirmekten alıkonmuş olmuyor.
Sn. Erdoğan, 'Kişi laik olmaz' derken, bu yasaklara riayet etmek zorunda olmasın mı demek istiyor?
24. maddenin 3. unsuru, 'Kimsenin ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağını' hükme bağlıyor. Maddedeki bu unsurun amacı, toplumun birey üzerinde din temelli baskı yapmasını önlenmek.
Burada da, laiklik gereği, bir grup bireyin toplum olarak, diğer bireyler üzerinde baskı yapmaması öngörülüyor. Yani söz konusu olan yine kişilerin laikliği. Sn. Erdoğan, kişinin laik olmayacağı tezinden hareketle, bireylerin daha dindar olması yolunda toplumun baskı yapmasını mı istiyor?
Dini eğitimi bir yana bırakırsak, 24. maddenin 4. unsurunu 'Kimsenin, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandıramayacağı' oluşturuyor. Burada mevcut devlet düzeninin din kurallarına yani şeriata dayanmadığı kabulü var. Laiklik gereği, 'kimsenin' yani kişilerin, bu düzeni din kurallarına dayandırmak amacıyla faaliyette bulunamayacağı hükme bağlanıyor. Sn. Erdoğan, kişinin laik olamayacağı teziyle, devlet düzeninin din kurallarına dayandırılması yolunda çaba sarf edebileceğini mi söylemek istiyor?
Nihayet bu maddenin 5. unsuru, yine kimsenin, 'Siyasi veya kişisel çıkar sağlamak amacıyla dini ve din duygularını istismar edemeyeceğini' vurguluyor. Burada da, laiklik, günlük dilimizde kişinin dini siyasete karıştırmamasıyla ilgili. Sn. Erdoğan, 'kişi laik olamaz' tezine göre, kişinin siyasi amaçları için dini kullanabileceğini mi söylemek istiyor?
Bu soruların hepsinin cevabı 'hayır' ise, ki öyle olması lazım, devletten çok kişinin laik olduğunu kabul etmek gerekiyor.
Laiklik 'Dini inancına sahip ol! Din amacı dışında ibadet etme! Toplum olarak bireye dini baskı yapma! Devlet düzenini dini kurallara dayamaya çalışma!
Dini siyasi amacın için kullanma!' anlamına geliyor.
Sn. Erdoğan ve Sn. Arınç veya AKP bu maddenin neresine itiraz ediyor?
Cumhuriyet laikliğinin başlangıçtaki dini içeriği ihmal edilmeseydi, örneğin İmam Maturidi halka öğretilseydi, Arap kökenli, din dışı, ilkel Selefi-Milli Görüş böylesine güç kazanmaz, laiklik çok daha kolay anlaşılır ve benimsenebilirdi.

'Atatürk laikliği İmam Maturidi yolu' 
09/07/2007 

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=226376

Sizi CHP'de göreceğimi sanıyordum. Niye MHP'yi tercih ettiniz?
Başlıca iki nedeni var. Birincisi laiklikle ilgili. İkincisi, MHP'nin piyasa ekonomisi ve küreselleşmeyle ilgili CHP gibi bir ideolojik sorunu yok. Mesela laiklik... CHP'nin laikliğinde derin bir içerik yok. CHP'nin laikliği din dışı bir laiklik gibi görünüyor. Oysa Atatürk'ün getirdiği Cumhuriyet'in laikliğinin din içeriği vardı. Bakın... Diyanet İşleri Başkanlığı Genelkurmay'la aynı zamanda kuruldu. Meclis'te tartışmaları yapılırken Adalet Bakanı Seyit Bey çok önemli bir konuşma yaptı. 'Biz amelde Hanefi, itikatta Maturidiyiz' dedi. Bir din âlimi olan Seyit Bey'in okuduğu bu metni baştan aşağı Atatürk yazdırdı. Atatürk'ün laikliğinin din içeriğini İmam Maturidi oluşturdu ama bu sonradan unutuldu. Bunda CHP'nin biraz da payı var.

Atatürk laikliği nedir?
Bugün 'Dindar insan laik olabilir mi' diye soruluyor. Evet, olabilir. Bunun en iyi örneğini Maturidi verdi. İmam Maturidi 850-950 yılları arasında Semerkant'ta yaşamış olağanüstü bir din adamıdır. Bir dehadır, Türktür. O, diyanetle siyasetin ayrılmasını savunan ilk kişi oldu ve 'Kuranı yaratan Allah'tır. Allah vahyi yarattı. Allah vahyi yarattı da aklı kim yarattı?' diyerek aklı savundu. Onun teolojisinde aklını kullanan ve aynı zamanda da inanan birey vardır. 'İyilik ve kötülük sizden gelir, kaderinizden gelmez' der. O, kadere inanmaz. Bu çok önemli. Çünkü eğer kaderiniz yoksa, siz sorumlu ve ahlaklı birey olursunuz. Zira esas olan sizin eylemlerinizdir. Maturidi bireyleşmeyi ortaya çıkardı. Ayrıca geçerliliğini kaybetmiş ayetler de...

Evet, o ayetlere ne oldu?
O ayetler, Maturidi'de akılla uygulamadan düşüyordu. Çok ileri bir çizgidir bu. Maturudi, toplumun din konusunda bireye baskı yapmasını da kabul etmez. Onun teolojisi tümüyle demokratik ve laik topluma uyar. Atatürk'ün laikliği işte bu Hanefi ve Maturidi çizgiydi. Dindar birey laik olabilir anlayışıdır bu. CHP ise henüz dindarlıkla laikliği bağdaştıramadı. CHP'nin din içeriksiz laikliğiyle, onun karşısına 'Milli Görüş' diye çıkan Selefi akım çatışıyor. Bu yeni Selefi akım, Maturidilikle taban tabana terstir. Onda dinle siyaset karışır. İslamın, devleti ele geçirerek yeniden bir atılım yapacağını düşünür. Demokrasiye de, laikliğe de uymaz bu akım. Temelinde ümmet kavramı yatar. MHP'deki 'millet, ulus-devlet' kavramlarıyla AKP'nin ümmet kavramı işte burada çatışıyor.

EVET ATATÜRK MATURİDİ MEŞREBDİ

11 Temmuz 2007 Çarşamba, 

Teoloji bilmeyen niçin devlet yönetemez?
http://www.haberturk.com/gundem/haber/28742-evet-ataturk-maturidi-mesrebdi
Mustafa Kemal, tefsirin de Maturidi itikadı üzerine yapılmasını istemişti!

***
Geçtiğimiz günlerde, Emekli Büyükleçi Gündüz Aktan, bir mülakatında CHP'de değil de MHP'de siyaset yapmasını iki sebebinden birinin CHP'nin laiklik konusunda Atatürkçü Doktrin'den belirgin bir sapma göstermiş olmasına bağlıyordu.
Aktan, Mustafa Kemal'in İmam Maturidi anlayışında olduğunu, 'biz amelde Hanefi, itikatta Maturridiyiz' sözlerini Meclis kürsüsünden Seyit Bey'in yaptığı konuşmaya koydurmasıyla ilan ettiğini de ima etti.
Konu geçtiğimiz haftalarda basında çok tartışıldı. Örneğin, 'herşeyi bilen adam' Taha Akyol, konuşmayı Mustafa Kelam'in yazdırdığına pek kani olmadığını ifade etti ve sonra da muhteşem teozojik makalesini, 'Türkiye'nin liberal laikliğe ihtiyacı vardır,' diye bitirdi. Ne demekse?
Şimdi hariçten, ve işkembe-i kübra'dan tartışmaya katılanları bir yana bırakırsak, ben bu sütunlarda öncelikle Mustafa Kemal Atatürk'ün aynen Gündüz Aktan'ın ifade ettiği gibi Maturidi Meşreb olduğunu ve Türkiye Cumhuriyetinin bireylerinin Teolojisini bu mezhebe göre inşa etmek istediğinin bir başka kanıtını burada açıklamak istiyorum.
Medyada ilk kez açıklanıyor:
Mustafa Kemal Atatürk kişisel harcamalarından bir bölümünü ayırarak, bugün Türkiye'de en yaygın tefsir olarak bilinen Elmalılı tefsirini kaleme alan Hamdi Yazır'dan bu meşhur tefsiri çalışmasını istemiştir. Bu tefsir için bir kontrat da yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, bu kontratın maddeleri arasına, 'bu tefsir, Hanefi fıkhı ve Muturidi itikadı üzerine kaleme alınacaktır,' maddesinin konulmasını bizzat talep etmiştir.
Sonraki yıllarda da Diyanet İşleri Başkanları'nın Maturidi ekolden seçilmesi bir tesadüf değildir.
Maturidi'liğin bugün 'islamofaşist' yönetimleri besleyen Selefi ekollerden temel farkı, laikliği İslam içi kaynaklardan üretmeye başlamış olması, diye düşünebiliriz.
Gündüz Aktan'ın Radikal gazetesine verdiği mülakattan  bir gün önce, benimle Akşam Gazetesi için Aycan Saroğlu'nun yapmış olduğu röportajda Kemalist Laisite'nin 'ithal bir kavram' olmadığını, kendi kültür evrenimiz içinde üretildiğini ifade etmeye çalışmıştım.
İşte bu tezin temel dayanaklarından biri de İmam Maturidi doktrini ve bu doktrin üzerine yaşanan geniş tartışmalardı.
Maturidiliğin özelliklerine dönersek; islam teozojisi içinde, dini öğrenme unsurlarını iki temelde 'nakil ve akıl' olarak ifade eden İmam Matudidi, bu iki kaynağın her birine de aynı derecede önem vermiş ve birbirlerini doğrulaması koşulunu aramıştır.
Nakil, Kur'an ve Sünnet'i içermiş; akıl özgür bireyin özgür sorgulama yeteneğini ifade etmiştir. Bu kapsamda, göreceliliğin de önemine binaen İmam Muturidi, yapmış olduğu Kur'an tefsirine 'tefsir', açıklama ismini koymaktan çekinmiş, tevil kelimesini seçerek, 'yorumlardan biri' ifadesini tercih etmiştir.
Maturidilere göre, iyi-güzel (hüsün) veya kötü-çirkin (kubuh) akıl yoluyla bilinir dolayısıyla bir şey iyi-güzel olduğu için Allah tarafından emredilmiş, kötü-çirkin olduğu için de yasaklamıştır. Eşarilere göre hüsün ve kubuh akılla bilinemediğinden dolayı Allah, bir şeyi emrettiği için güzeldir, nehyettiği için de kötüdür.
Selefi ekol, büyük günah işleyenleri kafir kabul ederken, Muturidi ekol onları günahkar müslüman kabul etmiştir.
Ancak en önemlisi, Maturidi ekolün, devlet yöneticilerinin meşuiyetlerinin kaynağını ilahi güçten almaya çalışmalarına derin bir eleştiri getirmesi olmuştur. İmam Maturidi döneminde, devlet yöneticileri tarafından kullanılan, 'şeninşah, yeryüzünün sultanı' gibi sıfatlara karşı çıkılmış ve Cuma hutbelerinde bu sıfatların kullanılması eleştirilmiştir.
Zaten, hilafet makamının kaldırılması konusunda Mustafa Kemal Atatürk ve din alimi arkadaşlarının yaptığı çalışmalar da Maturidiliğin bu içeriğniden beslenmiştir.
Cumhuriyet Halk Partisi'nde Kemalist laisitenin sonu ise İnönücü laikliğin, 'deizm' denilen 'dinsiz ama imanlı' bir kavrayışı yerleştirmeye çalışması ile gelmiştir. 'Din allah ile kul arasındadır' diye özetlenen bu deist görüş, sosyal yönü imha ederek, Türk bireyinin laiklik kavrayışında 'deist sapma'yı oluştururken; Arap-Selefi geleneğinden beslenen İslamcı hareketler de 'liberal' görüntülü siyasi yapılar içerisinde neş'et edip gelişirken, bugünki 'Siyasal İslam'a kadar gelen bir eğilimin takipçisi olmuştur.
Bu açıdan, Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan'ın başlattığı tartışma Türkiye'nin geleceği açısından belki de önümüzdeki seçimlerden çok daha büyük bir önem ifade eden önemli bir açılımı, Cumhuriyet'in din alayışının ve kendi ürettiği 'laisite'nin kökenlerine dönülüp, yeniden tartışmasının; belki de yeniden üretilmesinin ipuçlarını taşımaktadır.
Son söz şöyle olsun: Türkiye'de (aslında dünyanın her yerinde) teoloji bilmeyen devlet yönetiminde büyük güçlük çeker.
Bu dindar olsun, olmasın; ateist olsun, olmasın; deist olsun, olmasın. Her yönetici adayı için böyledir.
CHP'nin en büyük bunalımı da kadrolarının kendi tarihinin müktesebatından bihaber olmasıdır.
Gündüz Aktan'ın çıkışı, umarım CHP'yi de uyarmıştır.

atilganbayar@haberturk.com

Atatürk laikliği ve Maturidilik
05 Eylül 2007 

Atatürk laikliği ve Maturidilik
http://www.milligazete.com.tr/haber/Ataturk_laikligi_ve_Maturidilik/260105#.VYXT-fntmko

"Atatürk Maturidi meşreptir ve naklî ile aklî (Kur'ân ile ilmi) hakikatleri özdeşleştiren biriydi?"

Gündüz Aktan bir mülakatında böyle söylüyor. İnönü CHP'sini de bu doktrinden sapma olarak nitelendiriyor. Bu, "CHP'nin en büyük bunalımı ve çıkmazı olmuştur" yorumunu yapıyor.

Gerçekten de Atatürk Elmalılı tefsirinin kontratının maddeleri arasına "Bu tefsir Hanefi fıkhı ve Maduridi itikadına göre kaleme alınacaktır" maddesini de ekletmiş.

Meclis kürsüsünden, Seyit Bey'in yaptığı konuşmaya "biz amelde Hanefi, itikatta Maturidiyiz" cümlesini ekleten de Atatürk!

/

Maturidilik nedir? İmam Maturidi, dini öğrenme unsurlarını iki amelde, nakil ve akıl olarak ifade eder. Yani o, "Bu günkü katı ve kapalı yönetimler, hatta bazı anarşist hareketleri besleyen taklitçi ve gelenekçi ekollerden farklı olarak laikliği İslâm içi kaynaklardan üretmeye başlamıştır. Nakil, Kur'ân ve sünneti içermiş, akıl ise ilmi, ilmî ve insanî ölçüler temelinde özgür bireyin özgür sorgulama yeteneğini ifade etmiştir."

Yorumlar şöyle devam ediyor:

"Maturidilere göre iyi-güzel veya kötü-çirkin, akıl yoluyla bilinir. Dolayısıyla bir şey iyi-güzel olduğu için Allah tarafından emredilmiş, kötü-çirkin olduğu için de yasaklanmıştır."

"Selefi ekol, büyük günah işliyenleri kâfir olarak kabul ederken Maturidi ekol, onları sadece günahkar Müslüman kabul etmiştir."

"En önemlisi de Maturidi ekolün devlet yöneticilerinin, meşruiyetlerinin kaynağını ilahi güçten almaya çalışmalarına derin bir eleştiri getirmesidir."

"İmam Maturidi döneminde devlet yöneticileri tarafından kullanılan "şehinşah yeryüzünün sultanı" gibi sıfatların kullanılmasına karşı çıkılmış, böylece din istismarının ve şahısların putlaştırılmasının önüne geçilmiştir. Hilafet makamının kaldırılması konusunda Atatürk ve din âlimi arkadaşlarının yaptığı çalışmalar da Maturidiliğin bu içeriğinden beslenmiştir."

*

"Bu durumda dindar insanın da laik olabileceği görülüyor. 850-950 yılları arasında Semerkant'ta yaşamış bir Türk din adamıdır Maturidi. Diyanetle siyasetin ayrılmasını ilk savunan da o olmuştur. Onun teolojisi tamamen laik ve demokratik topluma uymaktadır. Dindar birey laik devlet anlayışı!" "Atatürk'ün hedefi toplumun hür tercihi ve tensibiyle Millî iradenin oluşmasını sağlamak, inançlı ve ahlâklı kalarak laik ve demokratik bir barış ve adalet düzenini oturtmak, dinini, dilini ve millî kimliğini koruyarak çağdaş medeniyeti yakalayıp aşmak, böylece her yönden bağımsız, kalkınmış ve örnek alınmaya başlanmış büyük Türkiye hayaline ulaşmak yönündedir."

Bu konuya devam edeceğiz.


10 Kasım'ın Yıldönümünde
MERİÇ VELİDEDEOĞLU 

Atatürk 'ün aramızdan ayrılışının 68. yılı; bu yıl boyunca, Atatürk, kurduğu aile yönünden konu edilirken, bir yandan da din ile ilgili tutumu iç ve dış basında genişçe bir biçimde ele alındı.
Dış basında çıkan, bizde de yayımlanan kimi örneklerde, daha çok dini yadsıdığı gibi bir yaklaşım sergilenirken, iç basında ise bir yandan örtülü bir biçimde dine karşı olduğu belirtilip, bir yandan da dinseliği ne denli benimsediği yönünde çelişkili görüşler dile getirildi.
Bu son yaklaşım içinde Atatürk'ün, İslamın "melez demokrasi" ye yatkın bir yorumu olan Hanefi-Maturidi görüşünü benimsediği, bütün tutumunun bu doğrultuda olduğu da yer aldı (1).
Oysa Cumhuriyet'in ilk hükümetinin Adalet Bakanı ve bir bakıma Maturidi yorumunun bir temsilcisi olan Seyit Bey 'in hazırladığı, yer yer şeriatın izlerini taşıyan ilk Yurttaşlar Yasası (Medeni Kanun) tasarısı, Atatürk ve çevresince kabul edilmemişti.
Özellikle kadınla ilgili konularda kimi şeriat isteklerine yer veren bu yasa tasarısı, 1923 ve 1924 yıllarında Meclis'te çok tartışılırsa da uygun bulunmaz, yadsınır.
Az sayıda olsa da dinsel (şeriat) temelli kural içeren bir yasanın toplumsal yaşamı düzenlemede kullanılması, gerek Atatürk tarafından gerekse dönemin Meclisi'nce kabul edilmez.
Bu tutum dinin bireylerin vicdanlarında yer almasının gerektiğini, dinin toplumsal yaşamın yasal düzenlenmesinde rol oynayamayacağını ortaya koyan bir göstergedir.
Ayrıca Atatürk'ün bu tutumunu Cumhuriyet ilan edilirken, anayasanın ikinci maddesinde yapılan düzenlemeden ne denli rahatsız olmasında da görürüz.
Anımsanacağı gibi, 29 Ekim 1923 günü Meclis'te cumhuriyetin ilanı görüşmeleri yapılırken anayasanın ikinci maddesine, "Türkiye Devleti'nin dini, Din-i İslamdır" ifadesinin konulması kabul edilmişti.

Atatürk’ü etkileyen İmam Maturidi kim?
19 Temmuz 2007  

Eski diplomat ve Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin eski başkanı Gündüz Aktan’ın, “Atatürk’ün laikliği Hanefi ve Maturidi çizgidir” sözleri, kamuoyunda adeta bir İslam felsefesi tartışması başlattı. İmam Maturidi kimdi? Nasıl bir İslam anlayışı vardı? Rıdvan Akar yazdı…
Atatürk’ü etkileyen İmam Maturidi kim?
Türkiye’de ulusalcılar ile milliyetçiler arasındaki görüş ayrımının giderek belirsizleştiği bir süreçte, MHP’nin çiçeği burnundaki milletvekili adayı, eski diplomat ve Avrasya Stratejik Araştırmalar
Merkezi’nin (ASAM) eski başkanı Gündüz Aktan, çarpıcı bir iddiada bulundu. MHP’nin piyasa ekonomisi ve küreselleşmede ‘bir problem yaşamadığı’ CHP ile din konusunda farklılıkları vardı. Aktan, bu görüflünü Radikal Gazetesi’nde Neşe Düzel ile yaptığı röportajda şöyle
ifade ediyordu:
“CHP'nin laikliğinde derin bir içerik yok. CHP'nin laikliği din dışı bir laiklik gibi görünüyor. Oysa Atatürk'ün getirdiği ‘Cumhuriyet’ laikliğinin din içeriği vardı. Bakın... Diyanet işleri bakanlığı,
Genelkurmay'la aynı zamanda kuruldu. Meclis'te tartışmaları yapılırken, Adalet Bakanı Seyit Bey çok önemli bir konuşma yaptı. ‘Biz amelde Hanefi, itikatta Maturidi'yiz’ dedi. Bir din âlimi olan Seyit Bey'in okuduğu bu metni, baştan aşağı Atatürk yazdırdı. Atatürk'ün laikliğinin din içeriğini imam Maturidi oluşturdu; ama bu, sonradan unutuldu. Bunda CHP'nin de biraz payı var.”

İlginç ve entelektüel arka planı olan bir iddiaydı. CHP’nin ‘unutturduğu’ laiklik anlayışında, İmam Maturidi’nin payı vardı. Aktan röportajda, imam Maturidi hakkında bilgi de veriyordu: “Bugün, 'Dindar insan laik olabilir mi' diye soruluyor. Evet, olabilir. Bunun en iyi örneğini Maturidi verdi. İmam Maturidi, 850-950 yıllar› arasında Semerkand’da yaşamış olağanüstü bir din adamıdır. Bir dehadır,
Türk’tür. O, diyanetle siyasetin ayrılmasını savunan ilk kişi oldu ve ‘Kuran'ı yaratan Allah'tır. Allah vahyi yarattı. Allah vahyi yarattı da aklı kim yarattı?’ diyerek aklı savundu. Onun teolojisinde, aklını
kullanan ve aynı zamanda da inanan birey vardır. 'İyilik ve kötülük sizden gelir, kaderinizden gelmez' der. O, kadere inanmaz. Bu çok önemli.”

Gündüz Aktan’ın bu görüşlerinden sonra, kamuoyunda adeta bir İslam felsefesi tartışması süregeldi. İmam Maturidi kimdi? Türk İslam felsefesini nasıl etkilemiş; Atatürk, yeni cumhuriyetin din anlayışının
inşa edildiği süreçte neden İmam Maturidi’nin görüşlerini ön plana çıkarmıştı? Nasıl bir İslami anlayışı vardı? Aklı öne çıkaran bu din âlimi nasıl bir hayat sürmüştü?

Özbekistan’›n Semerkand şehrinin bugün dış mahallelerini oluşturan bölgelere Maturidi adı veriliyor. Kentin kuzeybatısında da Maturidi adında bir köy var. İmam Maturidi’nin hayatı hakkında çok fazla kaynak bulunmuyor. Ancak Abbasilerin merkezi otoritelerinin zayıfladığı bir dönemde, siyaseten halifeye bağlı olan Samanoğulları’nın Maveraünnehir’e hâkim oldukları dönemde yaşadığı biliniyor. İslam Ansiklopedisi’ne göre, doğum tarihi bilinmiyor. Yani Aktan’ın da bir tahminde bulunduğu görülüyor. Ancak kuvvetle 9’uncu yüzyılın ortalarında doğduğuna inanılıyor.

İmam Maturidi’nin kökeni

İmam Maturidi ile ilgili bir iddia, Ebu Eyüp el-Ensari soyundan geldiğine ilişkin. Ancak bu iddia doğrulanamıyor. Zira kız tarafından torunlarından birinin Ensari ailesinden biriyle evlenmiş olması dışında bir bağı bulunmuyor. Buna karşılık bir başka iddia ise İslam felsefesinin bu değerli âliminin Arap olduğu yönünde. Ancak Maturidi’nin yazılarındaki gramer, ağırlıklı olarak Türkçeye daha yak›n
görülüyor. Yazılarında Farsçaya ağırlık vermesiyse, o dönemde Türk nüfusun ağırlıklı olarak yaşadığı Semerkand’da Farsçanın bilim dili olmasından kaynaklanıyor.

Asıl adı Ebu Mansur Muhammed B. Mahmud el-Maturidi es-Semerkandi olan Maturidi, Hanefi mezhebinin üçüncü kuşak âlimlerinden sayılıyor. Aykırı kişiliği, öncelikle adalet duygusuyla ortaya çıkıyordu. Örneğin dönemin zalimliğiyle ünlü sultanını adil ilan eden diğer din âlimlerinin küfre
girdiğini belirterek, dönemin yöneticileriyle arasına mesafe koymuştu. Türk-İslam felsefesinin bu özgün düşünürü, biraz bu yanıyla, biraz da farklı nedenlerle İslam bibliyografyalarında çokça adı geçen bir âlim olarak anılmadı. Tarihçiler, Maturidi’nin, Hilafet merkezi Bağdat’tan uzak yaşaması, Arap tarihçiler tarafından kasıtlı olarak ihmal edilmesi, siyasi iktidarla anlaşmazlığı olması nedeniyle, eserlerinin medreselerde okutulmaması, şafiiler ve Malikiler tarafından görüşlerinin benimsenmemesi, aklı öne çıkaran görüşlerinin tutucu tarihçiler tarafından tehlike olarak görülmesi, hatta Ebu Hanife’nin
otoritesini gölgeleyebileceği endiflesi, eserlerinin dil ve üslup açısından sorunlu oluflu gibi gerekçelerle göz ardı edildiğini belirtiyor.

Kimi kaynaklara göre İmam Maturidi’ye atfedilen menkıbe ve rüyalar vardı; Semerkand’da H›z›r ile görüştüğü ve onun duasını aldığı, kerametleri olduğu ve yaptığı duaların kabul olunduğu gibi...
Öğrencileri tarafından yaygınlaştırılan bu rivayetlere karşılık İmam Maturidi, dünya nimetlerinden istifade edilmesini yadırgayanlara, bunların insanlar›n faydalanması için yaratıldığını söyleyerek karşı
çıkardı.

İmam Maturidi’nin görüşleri

“İman etmek, mutlaka İbadet etmeyi gerektirmez”

-Maturidi, dinin gerekliliği konusunda iki kaynaktan yararlanmak gerektiğini düşünüyordu. Bunlardan biri akıl, diğeri ise nakil, yani toplumların kuşaktan kuşağa aktardığı bilgiydi. Maturidi’ye göre
bilginin üç kaynağı vardı. Bunlar insanın altı duyusu, haber ve nazardı. Maturidi’nin en belirgin özelliği aklı, duyu ve haber yoluyla elde edilen bilgilerin anlaşılması, yorumlanması, problemlerin
çözülmesi ve değerlendirilmesi için vazgeçilmez bir araç kabul etmesiydi.

—Yavuz Sultan Selim, Mısır seferinden sonra halifelik makamı ile birlikte iki bin Arap din âlimini de İstanbul'a getirmişti. Bu âlimlerin etkisiyle gerek dilde, gerekse dinde ‘Arap’ ekolü hâkim
oluyordu. Oysa Osmanlı’da bu gelişmeden önce Maturidi ekolü doğrultusunda bir eğitim ve bilim hayatı vardı.

—Maturidi’ye göre, maddi hayatın kendisi de Allah’ı anlatan ayetlerdi. Dolayısıyla aklı öne çıkaran bilimsel çalışmalar, Allah’a ulaşmanın bir yoluydu. Ancak İstanbul’a gelen Arap âlimler Eşari ekolündendi. Onlara göre ise,  etrafımızı saran maddi âlem geçici ve değersiz bir gölge
âlemiydi. Bu âleme ait varlıklarla ilgilenmek, onlar üzerinde düşünüp araştırmalar yapmak boş bir uğraştı. Onun yerine Ahiret âlemiyle uğraşılmalı ve oraya ait ilimler öğretilmeli idi. Bu anlayışın
etkisiyle, medreselerdeki tabii bilimler  dersleri kaldırıldı, rasathaneler yıktırıldı, bilimsel deney çalışmaları yasaklandı.

— Maturidi’ye göre adam öldürmek, zina etmek, içki içmek gibi büyük günahlar da mümini imandan çıkarmaz. Günahkâr olur. Günahkâr olan kimse tövbe ile kurtulabilir. Tanrı, Kuran-ı Kerim'inde, “Sizi yaratan O'dur, kiminiz inkârcı (kâfir), kiminiz mümindir. Ey inananlar! Mutluluğa
ermeniz için hepiniz tövbe ederek Allah'ın hükmüne dönün” ayetleriyle müminlerin, işledikleri günahlardan tövbeyle affedileceklerini müjdeler. Maturidi, amel ile imanı tutar ve amel ile imanın ayrı şeyler olduğunu savunur. Ona göre, iman etmek, mutlaka ibadet etmeyi gerektirmez.

Tempo Rıdvan Akar

HİLAFETİN İLGASI-- ADLİYE VEKİLİ SEYİT B. 

  • https://meclisarsivinden.wordpress.com/2012/08/28/hilafetin-ilgasi-1/
  • https://meclisarsivinden.wordpress.com/2012/08/29/hilafetin-ilgasi-2/#more-167
  • https://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d02/c007/tbmm02007002.pdf


ADLİYE VEKİLİ SEYİT B.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme