26 Şubat 2017 Pazar

Türk Düşünce Tarihini İnceleyen Düşünürler: Hilmi Ziya Ülken





Türk Tefekkürü Tarihi



Türk Tefekkürü Tarihi kitabında en çok referans verilen Düşünürlerimiz (Alfabetik):

  1. Bahaeddin Veled
  2. Farabi
  3. Feridüddin Attar
  4. Gazali
  5. Hacı Bektaş
  6. Hallac
  7. Hoca Ahmed Yesevi
  8. İbni Sina
  9. Köprülüzade Fuat Bey
  10. Mevlana
  11. Nasıreddin Tusi
  12. Necmeddin Kübra
  13. Sadrettin Konevi
  14. Seyid Şerif Cürcani
  15. Sühreverdi
Hilmi Ziya Ülken Kitapları



https://www.iskultur.com.tr/yazarlar/hilmi-ziya-ulken


İçindekiler

II. Türk Skolastiği 103
1 - Farabî 108
2- İbn-i Sînâ 124

III. Selçukîler Devri (1026-1300) 157
1 - Şahabeddin Sühreverdî 160
2 - Nizamülmülk 164
3 - Yusuf Has Hacip 166

IV. İlimler 17 3

V. Türk Tasavvufu 201
1 - Sırrı hikme t 203
2 - Klasik Tasavvuf 209

VI. Mağrip Mektebi 215
1 - Muhiddin Arabî 215
2- Sadreddin Konevî 241

VII. Maşrık Mektebi 247
1 - Necmeddin Kübra 255
2- Mevlâna Celâleddin Rumî 261

VIII. Tercüme ve Şerh 287

IX. Teşkilatçı Tasavvuf 297
1 - Ahîlik 298
2 - Büyük Tarikatların Teşekkülü 307
3 - Anarşik Tasavvuf Hareketleri 320

•DİZİN 325


Başlangıç

Tefekkür tarihi, medeniyet tarihinin en mühim kısmını teş-
kil eder. O adeta, medeniyetin şuuru demek olduğu için bütün medeniyet
tarihinin zübdesi ve ruhudur. Bir taraftan ilim olmak
itibariyle teknik medeniyetin tarihine, bir taraftan da felsefe
olmak itibariyle bütün medenî hayata aittir. Fakat o yalnızca
ilim ve felsefeden de ibaret değildir. O derecede ki, ilim ve felsefe
tarihleri, tefekkür tarihinin ancak birer parçasıdır.
Bu esasa göre tefekkür tarihinin kuşattığı mevzuları üç zümrede
toplamak mümkün olur. Birincisi: Hiçbir muayyen şahsiyetin
eseri olmayıp, bütün cemiyete ait olanıdır ki ona collectif tefekkür
diyebiliriz: Cosmogonie (âlemin yaradılışı hakkındaki
dinî akide) theogonie (ilâhların yaradılışı hakkındaki dinî
akide), mytlıologie (ustûreler ve efsaneler), nihayet sagesse
(hikmet) bu zümreye girer.

Collectif tefekkür diye topladığımız bu muhtelif insanî fikir mahsulleri arasında diğer noktadan esaslı bir farkı işaret etmek lazımdır: Onların bir kısmı, ilâhların ve âlemin yaradılışı masalında ve üstûrelerde görüldüğü gibi, tamamen dinî ve mystic\ue mahiyettedir. Orada yalnız "dinî tefekkür"den bahsedebiliriz. Fakat, "hikmet" ismiyle ayırdığımız diğer bir kısmı vardır ki, orada artık tefekkür tamamıyla amelî ve dünyevî bir mahiyet almıştır. Hikmet, collectif tecrübelerin vermiş olduğu amelî ve içtimaî bir dünya görüşüdür. Bu itibarla hikmet, en ziyade "ahlak"a benzer. Fakat ahlak sadece insanın action'larma ait olduğu halde, hikmet insanla varlığın münasebeti dolayısıyla insanın amellerine ve dünya görüşüne aittir. Tefekkür tarihinin kuşattığı mevzulardan ikincisi, cemiyet içinde doğmuş olmakla beraber bütün cemiyete değil, fakat muayyen bazı şahıslara ait olan ve onlar tarafından yaratılan fikirlerdir ki bunlara da "şahsî tefekkür" diyebiliriz: Felsefe, 

mysticisme (tasavvuf, sırrîlik), edebiyat (fikir sanatı) bu zümreye
girer. Bu muhtelif fikir mahsulleri arasında kat'î hudutlar
çizmek kabil değildir. Sırrı bir felsefe olabileceği gibi, felsefî
edebiyattan veya edebî tasavvuftan da bahsedilebilir. Birçok
ediplerin eserlerindeki kudret, sanat kadar da felsefe veya
tasavvuftan gelmektedir. Eğer şahsî tefekkürün bu üç şekli
arasında geçilmez duvarlar kabul edecek olursak, birçok fikir
mahsullerini hangi zümreye koyacağımızı tayin edemeyiz.
Bununla beraber "şahsî tefekkür" ismini verdiğimiz bu zümreye
ait eserleri daha umumî bir noktadan iki esaslı kısma ayı-
rabiliriz: Onlar ya hadsin (intuition) eseridirler; hiçbir sistem
ve tahkike dayanmaksızın -doğrudan doğruya- ilham ve muhayyileye
istinat ederler: Edebî tefekkür ve mysticisme bu zümreye
aittir. Yahut da onlar, aklın (raison) eseridirler; muayyen
delil ve ispatlara dayanarak sistemli ve neticeli bir tarzda kurulurlar:
Gayesi her ne olursa olsun, felsefî tefekkür bu zümreye
aittir.

Nihayet, tefekkür tarihinin kuşattığı diğer bir mevzu da,
yine içtimaî faaliyetin neticesinde doğmuş ve tekâmül etmiş olmakla
beraber, her adımında mutlaka yine bazı şahsiyetlerin
emeğiyle terakki eden, fakat mahsulü itibariyle gayr-ı şahsî ve
afakî ( objcctif) olan tefekkürdür ki, buna da "technique tefekkür"
diyebiliriz. İlim (ccience), iktisat (economie) ve idare ( administratiorı)
kaideleri bu zümreye girer. Şüphe yok ki iktisat ve idare
kaideleri istikrarsız, değişmeye müstait ve itibarî olduğu halde;
ilmin prensipleri ve kanunları çok daha sabit ve insan iradesinden
müstakildir. Fakat onları aynı kadro dahilinde tetkik
etmemize sebep her ikisinin de gayesi insanın amelî ihtiyaçları
için bulduğu vasıtalar, yani tekniğe ait tefekkür olmasıdır.
İşte, tefekkür tarihini tetkike gireceğimiz zaman bu üç zümreyi
ve onların aralarındaki karşılıklı münasebetleri hesaba
katmak ve eskiden beri alışılmış olduğu gibi, sadece, felsefe
veya ilim tarihine hasrolunmamak lazım gelecektir.
Kitabımızın mevzuu Türk tefekkür tarihi olduğu için, yukarıda
yaptığımız tasnifi kendi tarihimize tatbik etmeye çalışacağız.
Bu tarzda bir teşebbüs evvelce Yunan tefekkürü hakkında
Robin tarafından yapılmış; fakat saydığımız bahislerden mü-
him bir kısmı ihmal edilerek yalnız 'kitabî' mâlumatla iktifa
edildiği için -haklı olarak- Emile Brehier tarafından tenkit
edilmişti. Bu zatın felsefe tarihi daha ziyade bu noktaları hesaba
katmaya muvaffak olmuştur. Geçen asır sonlarında
Krause'nin Avrupa'nın fikrî hayatı ve medeniyeti için yazdığı
eser ile; Toqueville'in Amerika demokrasisi hakkındaki kitabı
da bu mahiyettedir denebilir. Herhalde bu tarzda bir tecrübeye
girişmek, yalnızca felsefe veya ilim tarihi yapmaktan daha
miişkil ve tehlikelidir. Hatta bu tarzda terkibî bir eserin evvelce
yapılmış muhtelif hususî tetkiklere dayanması daha doğru ve
emniyetli olurdu. Böyle olmakla beraber biz yine Türk ilim veya
felsefesi tarihinden ziyade bir tefekkür tarihi vücuda getirmeyi
tercih ettik. Başlıca iki sebep bizi bu tarzda harekete mecbur
etti.

Evvela - Mekteplerimizde bir edebiyat tarihi okutulmaktadır.
Fakat onunla muvazi olarak giden fikir hayatı bu dersin
içinde yer almamıştır. Talebe efendiler, Bakî'yi okurken İbn-i
Kemal'i veya Namık Kemal'i okurken İshak Hoca veya Salih
Zeki'yi bilmiyorlar. Halbuki bugünkü Türk dilini ve Türk hassasiyetini
tanımak için onun tarihini, tekâmülünü bilmek ne kadar
zaruri ise; bugünkü Türk düşünüşünü anlamak için de onun geçirdiği
istihaleleri bilmek o kadar zarurîdir. Edebiyatımızın fikir
hayatımızdan daha fazla orijinal olduğu söylenemez. Binaenaleyh
didactique bir ihtiyaçla yalnız felsefe cereyanlarına bağ-
lanmayarak milletimizin bütün fikrî tekâmülünü kısaca mütalaa
edecek bir kitap meydana getirmek istedik.

Saniyen -Türk tarihinde, garp mütefekkirleriyle kıyas edilebilecek
orijinal büyük bir feylesof yoktur. Binaenaleyh yalnızca
felsefe veya ilim tarihi yapmak imkânsız olacaktır.
Feylesof ismiyle tanınanların nihayet yüksek birer mütercim
veya şârih olmalarına mukabil; felsefe haricindeki birçok bahislerde
çok daha orijinal ve kıymetli fikir hareketleriyle kar-
şılaşmaktayız. Bu nokta da, bizi sistemli tefekkür cereyanlarına
bağlanmayarak -alelumum- tefekkürün tarihini vücuda getirmeye
sevketmiştir.

Bu kitabın telifi esnasında birçok müşkille karşılaştık: Her
şeyden evvel birçok kısımların henüz üzerinde hiç çalışılmamış 
bâkir mevzular olduğunu kaydedebiliriz. Bu tarzda talimî bir
eserin içinde yalnız terkip yapmakla kalmayarak, bizzat
menbalar üzerinde çalışma mecburiyeti hasıl oldu. Nihayet
onların tetkiki bizi zaruri olarak, diğer milletlerin fikir tarihiyle
mukayeseler yapmaya, birçok mütefekkirin menbalarmı
orada aramaya götürdü.

Bununla beraber, kitabın yazılmasında birçok kolaylıklardan
istifade ettiğimizi de söylemek lazımdır: Türk Tarih
Cemiyeti'nden, Türk hikmeti ve Türk mistisizminin yazılması
vazifesini aldığımız zaman bu kitabın mühim bir parçası üzerinde
çalışmaya başlamıştık. Bundan başka eserin diğer birçok
kısımlarında da, aynı cemiyet için hazırlık yapan muhterem
zatların tetebbularından istifade ettik. Bu münasebetle Müderris
M. Şekip [Tunç], Sivas Mebusu Müderris Şemseddin [Günaltay],
Felsefe Muallimi Nevzat Ayas, Müderris İzmirli İsmail Hakkı,
Müderris Ferit [Kam], Müderris Muavini Orhan Sadeddin beyefendilerin
Türk tefekkürü tarihinin muhtelif kısımlarına ait
evvelce neşretmiş bulundukları veya Türk Tarih Cemiyeti için bu
sırada hazırlamakta oldukları tetebbularmı zikredebiliriz.
Türk Tefekkürü Tarihi'nin takip ettiği gaye, mütebahhirane
ve tahlilci bir eser olmak değil; fakat Türk tarihinin fikrî
karakterlerini meydana çıkarmak ve bugünkü Türk tefekkürünün
hangi istikamette inkişaf istidadında olduğunu araştırmaktır.
Bundan dolayı eserin muhtevasında ikinci derecedeki bazı şahsiyetlerin
ihmal veya bilerek terk edilmesi bir nevi mecburiyet
olmuştur. Kitaptaki noksanların, mevzunun bakirliğine bağışlanmasını
dileriz.
Hilmi Ziya


Medhal

Türk tefekkür tarihinin devirlerini izaha başlamazdan evvel,
onun umumî karakterlerini göstermek oldukça güç ve aynı
zamanda tehlikeli bir iştir. Bu adeta, önceden kabul edilmiş bir
fikrin izlerini tarihte aramak gibi görünürse de; hakikatte, kısa
hatlarıyla çizmeye çalışacağımız bu tefekkür portrait'si, Türk
tefekkürü tarihine ait muhtelif monografilerin tetkik ve mukayesesinden
çıkarılmıştır.

Türklerin fikir hayatı Uzak Şark'tan Avrupa içerisine, ilk
zamanlardan yeni zamana kadar muhtelif kıtalar ve devrelere
yayılmış; hiç değilse üç medeniyet çevresinden geçmiş olduğu için
onun her safhasında aynı kalan müşterek karakterlerini bulup
çıkarmak çok müşküldür. Zaten bunu şimdiden, kat'î hatlarıyla
çizmeye kalkmak da kabil değildir. Böyle bir hüküm ancak, bu
sahada birçok monografilerle, uzun araştırmalardan sonra yapı-
labilir. Bununla beraber onun kabataslak bazı esas noktalarını
tespit edebiliriz.

Türk tefekkürünü, tarihin muhtelif devirlerinde ve birbirinden
çok uzak mesafelerde yaşayan Türk kavimlerinin bıraktıkları
eserlerle tanımaktayız. Milattan 3500 sene evvel yaşayan
Summer'ler ve Hittite'lerden başlıyarak Çin'i istila eden HiongNou
ve Tarduşlar, Hint'i zapteden Yue-şi'lere, çok defalar İran
ve Avrupa içerisine kadar sokulan Akhunlar, Teleler ve Sakalara,
nihayet abide ve kitabelerini elde ettiğimiz Tou-kioue'-
lere, zengin kütüphaneleri ve medenî eserlerine malik bulunduğumuz
Uygurlara, Avrupa içerlerine kadar sokulan Bulgarlar,
Hunlar ve Macarlara varıncaya kadar Avrupa ve Asya'nın hemen
her tarafına dağılmış ve yayılmış Türk kavimlerini burada
aynı kadro içerisinde ve tek hatlı bir tekâmül ile tetkik etmeye;
onların bu kadar zengin ve tenevvülü hayatlarındaki fikir mahsullerini
bir elden tetkik etmeye imkân yoktur. Esasen bu tetkik 
ancak tarih encümeninin yapabileceği kadar etraflı bir iş oldu-
ğundan biz burada yalnızca şimdiye kadar bilinmekte olan noktalar
üzerinde duracağız.

Mösyö Berthelot, Keldaniler ve onlara temel olan Summer'lerdeki
fikir hareketlerini, astro-biologie'yi tetkik etti.
Âsur-Keldan kitabelerinin tahliline istinat eden bu tetkikler
gösteriyor ki Yunan ilminin kökleri Summer ve Hittite'lerderı
gelmektedir. M. Abel Rey yeni neşrettiği Yunandan Evvel İlim
ismindeki eserinde (Evolution de l'Humanite neşriyatından) bu
fikirleri teyit ediyor. Ve artık fikir tarihine Yunanlılardan
başlamanın büyük bir hata olduğunu ve onun kaynaklarını mutlaka
Keldaniler, hatta Summer Terde aramak lazım geldiğini
söylüyor.

Diğer cihetten Zenker'in Çin felsefesi tarihi tetkik edilince,
bu eski şark medeniyetinde fikir cereyanlarının Türk kozmogonisi
ve Türk hikmeti ile ne kadar sıkı bir alâkası olduğu görülüyor.
Çin'de hiçbir ırkî ve lisanî vahdet olmadığı ve bu memleketin
eski zamanlardan beri çok defalar Türkler tarafından istila
edildiği, hatta orada asırlarca müddet Türk hanedanlarının hü-
küm sürdüğü hesaba katılınca bu fikir akrabalığının kökleri anlaşılmış
olur.

M. Edouard Chavannes esasen çok evvel Le Cycle Turc des
Douze Animaux ismindeki eserinde Çin İmparatorluğu'na dahil
memleketlerde hatta bir aralık bütün Asya'da kullanılan on iki
hayvanlı takvimin evvela Kırgızlar tarafından icat edilerek,
Türk istilası neticesinde Çin'e ve diğer Şarkî Asya milletlerine
geçtiğini göstermemiş mi idi? Her ne kadar M. de Saussure, Journal
Asiatique'in 1923 nüshasında bu kitaba itiraz ederek takvimin
Kırgızlardan evvel yine Çin'de -a z çok farkla- mevcut
olduğunu göstermeye çalıştı ise de Pelliot'nun bahsettiği devirden
daha evvel Türklerin birkaç kere Çin'i istila ettikleri hesaba
katılacak olursa bu iddia o kadar yerinde sayılamaz.
Bu takvim, Türk dininin geçirdiği tekâmülde Animalisme'e
ait bütün bir mitolojiyi taşımakta olduğu için onun Şarkî Asya
milletleri arasında yayılması, Türklerin fikrî ve manevî istilalarını
göstermek itibariyle mühimdir.

Japon müverrihlerinden M. Shiratori Japonların millî dini
olan Shinto-sme'in köklerini tetkik ederek, bunun memleketlerine
Hiong-Nou'lar tarafından getirildiğini gösterdi. Esasen bu
dinin kozmogonisi ile Türk ve Çin kozmogonileri arasında yapacağımız
mukayeseler de bunu daha fazla meydana çıkaracaktır.
Bütün bu tetkikler bize tarihin çok eski devirlerinde Türk tefekkürünün
izlerini bulmak mümkün olduğunu, hatta onların bir-
çok eski medeniyetlere kaynak vazifesi gördüğünü ispat etmektedir.

Daha yakın devirlere gelecek olursak burada Türk tefekkü-
rüne ait zengin menbalarla karşılaşıyoruz. Orhon kitabeleri,
Yenisey kitabeleri, eski İran mitolojisinde Türk izleri, Uygur
eserleri bu devirde en çok istifade edeceğimiz esaslardır.
M. Edgar Blochet'nin İran-Türk medeniyetleri arasındaki
münasebete ait tetkikleri, artık Sakaların ve Arsakların İran'ı
çok eski istilaları hesaba katılınca başka bir şekilde tefsir edebilmek
icab eder. (Bu tetkik Milli Tetebbular Mecmuası'nda
Köprülüzade Fuat Bey tarafından tercüme edilmişti.)
İslâmdan evvelki Uygur medeniyeti 1904-1912 seneleri arasında
Almanlar tarafından tetkike başlanmıştı. Turfan, Hoço,
Karaşar şehirleri kumlar altından çıkarılarak kütüphane teşkil
edecek kadar zengin vesikalar ve kitaplar Almanya'ya götürülmüş,
Leipzig'de bir müze vücuda getirilmişti. Müller, Grünwedel,
Von Le Coq ve daha birçok âlimler bu vesikaları parça parça tetkik
ve neşre koyuldular. Henüz bu büyük hazinenin pek az kısmı
neşredilmiş olduğu halde, mevcut tetkikler bile Uygur medeniyetinin
ne kadar esaslı ve kuvvetli olduğunu göstermeye kâfidir.

Diğer cihetten Sarmatlar, TokharienTer, Scythe'ler hakkında
yeni tetkikler çıkmakta; bu eski Türk kavimlerinin lisanı
ve medenî hayatları araştırılmaktadır.

Göttingen'de 1931'de neşredilen Sieg et Siegling'in Tokharien'ler
hakkındaki en yeni eserleri 1 , aynı mesele hakkında Sylvain
Levy'nin Fransa'daki tetkikleri, Benveniste'in Sarmat li-
1 Preussischen Akademie der VVissenschaft [Prusya Bilimler Akademisi
için yapılmıştır.] 

sanları hakkındaki makaleleri 2 Türk tarihinin bu kısmını da
aydınlatmaktadır.

Türk medeniyetinin eskiliği ve Türk kavimlerinin diğer kavimler
üzerindeki tesirlerine ait bu muhtelif tetkiklere mukabil;
daha yakın devirlerde diğer medeniyetlerin Türk kavimleri üzerinde
yaptıkları tesirlere ve Türklerin bu medeniyetlerden ettikleri
istifadelere ait de birçok tetkikler yapılmıştır. Bunların ba-
şında Çin Türkistam'nda ve Çin'de İskender istilası ile başlayan
Yunan tesirleri; Yüeşiler vasıtasıyla Çin Türkistanı ve Çin'e
doğru sokulan Greco-Bouddique tesirleri; daha sonra Çin Türkistanı'na
Nasturîlik ve Aramîlik vasıtasıyla sokulan Hıristiyanlık
tesirleri; Kırım ve Koman Türkleri arasına sokulan Yahudilik
tesirleri zikredilebilir. Evvelce Journal Asiatique'de çıkmış
makaleler, daha sonra M. Jakovleff'in Çin Türkistanı'na ait
yeni tetkikleri, yukarıda zikrettiğimiz Alman Türkiyatçıların
neşriyatı, nihayet M. Hackin'in Tokyo'da 1932'de bu meselelere
dair verdiği en yeni konferanslar3 Türklerin diğer medeniyetlerle
muhtelif münasebetlerini aydınlatacak mahiyettedir.
Türklerin İslâm medeniyetine girdikten sonra vücuda getirdikleri
fikrî eserler, evvelce vücuda getirdiklerinden ne miktar
ne de muhteva itibariyle daha zengindir diye iddia edilemez.
Çünkü eski devirlerden bize kalan vesikalar, hakikette mevcut
olanların ancak küçük bir kısmını teşkil eder. Şu kadar var ki
İslâm medeniyetine ait menbaların toplu ve yakın olması sayesinde
bu devri diğerlerinden daha etraflı ve derin bir surette tanıyoruz.
Uygurların İslâmiyeti kabulünden sonra başlayan bu
eserleri sırasıyla Osmanlı İmparatorluğu'nun inkirazına kadar
takip edebiliyoruz. Vak'anüvis tarihleri, menâkıplar, vilâyetnâmeler,
terâcim-i ahvâl, vefayât, tezkere, silsilenâme, seyrisülûk,
ilaahir... kitapları sayesinde İslâmî Türk tefekkürünün
ana hatlarını çizmek mümkün olabiliyor. Bu devir hakkında
memleketimizde oldukça zengin tetkikler yapıldığı için onları
2 E. Benveniste, "Un temiognage classique-Sur la langue des Sarmates",
Journal Asiaticjue, CCXXI/1 (Temmuz-Eylül 1932), s. 135-138.
3 Rene Grousset bu konferansların Journal Asiatiqııe'de neşredileceğini
haber vermiştir.

toplamak ve umumî vasıflarını meydana çıkarmak diğerlerine
nazaran daha kolaydır.

Baron Carra de Vaux'nun evvelce neşretmiş olduğu beş ciltlik
Les penseurs de Vislam'mdan başka; İslâm mütefekkirlerine ait
M. Massignon'un Fransızca ve Miguel Asin'in İspanyolca neşriyatı;
Gilson'un Archives des Doctrines Mediavales'inde İslâm ve
Hıristiyan feylesofları arasındaki münasebet ve tesirlere dair
makaleler; Goldziher'in Le Dogme et La Loi de L'lslam'ı, Gauthier'nin
İslâm Felsefesine Medhal'i, Munk'un neşriyatı ve daha
birçok makaleler ve broşürler İslâmî devir hakkındaki tetkiklerimizi
kolaylaştırmaktadır.

Çok yakın zamanları, yani Tanzimat'tan sonraki Türk tefekkürünü
tetkik etmek için doğrudan doğruya eserlere müracaat
etmek lazım geliyor. Avrupacılık cereyanı ve bunun İslâmî tefekkür
ile mücadelesini temsil eden muhtelif mecmualar, risaleler,
bizzat Türk feylesof ve âlimlerinin kitapları bu hususta yolumuzu
aydınlatacak birinci menbalardır. Bununla beraber bazı
edebiyat tarihleri, maarif tarihleri (Mahmut Nafi, Nafi Atuf
beylerin eserleri gibi) ile Tanzimat'tan sonraki Osmanlı İmparatorluğu
ve yeni Türkiye hakkında Garp'ta neşredilen bazı eserlerden
de istifade edilebilir. Bunlardan birçoğunu, hareket ve
dönüm noktalarını tespit etmek için zikretmek lazım gelecektir.
İşte bir deneme (essai) olmak üzere teklif ettiğimiz bu eser,
buraya kadar kısaca anlattığımız menbalara istinat ederek bazan
birinci bazan ikinci elden tetkiklerle vücuda gelmiştir.
* * *
Membalarında takip ettiğimiz sıraya nazaran Türk tefekkür
tarihini üç devreye ayırmak doğru olur: I- Payen Türk tefekkürü,
II- İslâmî Türk tefekkürü, III- Modern Türk tefekkürü.
I - Payen Türk Tefekkürü: Ekseriya Türklerin İslâmiyeti kabulünden
evvelki devre "kable'l-islam" veya "İslâmdan evvelki"
devir denilmektedir. Fakat bu tabirler doğru değildir.
Çünkü "İslâmdan evvel" hiçbir karakteri ifade etmez. Evvela
Türkler İslâmdan evvel muhtelif şeyler olabilirler. Sonra,
İslâmiyetin kabulü Türk tefekkürü için ne bir "hidayet" ne de bir 
"inhitat" noktasıdır. Fakat buna mukabil İslâmiyeti kabul etmezden
evvel Türk tefekkürü, tıpkı Hıristiyanlıktan evvelki
Roma ve Yunan tefekkürleri gibi Pa'ierı4 idi. Türklerin dinî anlayışları,
kozmogonileri ve mitolojilerinde, dünya görüşlerinde
payenlere mahsus olan genişlik ve itikat hudutsuzluğu vardı.
Türklerin aynı zamanda muhtelif din ve medeniyetlere birden
girişleri, itikatlarını kolaylıkla değiştirmeleri, aralarına yeni
mabutlar ve yeni fikirlerin büyük bir tesamüh ile dahil olması bu
suretle izah edilebilir. Bu devirde Türk tefekkürü de, tıpkı Roma
veya Yunan'daki Payen tefekkür gibi geniş ve her an değişmeye
müsait bir pantheon'a5 mâlik bulunuyordu.
Bundan dolayı Türk fikrî hayatının ilk devirlerine "Payen
tefekkür" diyebiliriz. Bu devrin Summer'lerden İslâmiyeti kabule
kadar yani 4000 senelik uzun bir ömrü vardır.
II - İslâmî Türk Tefekkürü: VIII. asırdan (Hicri II. asır) XIX.
asra kadar 1100 sene devam eden devir diğerinden oldukça farklı
karakterlere maliktir.

İslâmî Türk tefekkürü bir "ümmet" tefekkürüdür. Orada imparatorluk
ideolojisi beynelmilel dinî camia meydana getirmiş-
tir. Türk tefekkürü burada kendine mahsus karakteri ancak
Araplar, Türk ve Acemler arasında müşterek olan İslâmî bir şekil
içerisinde ifade edebilmiştir. Binaenaleyh bu devirde orijinal bir
eserin doğabilmesi için herşeyden evvel ümmet ruhunun tamamen
kavranmış olması; yani İslâmî şekilde "üstad" olunması lazımdı.
Bundan dolayı Türk tefekkürü ümmet devrinde hakikî mahsul
verinceye kadar; bu devrin şekline ait uzun bir "çıraklık" devresi
geçirmiştir.
Ümmet devrinin en müşterek ve umumî karakteri dinî
(theologicjue) devlettir. Bu vasfa Hıristiyan, İslâm ve Buda ümmetlerinde
tesadüf ederiz. Nitekim ümmet tefekkürünün de bariz
vasfı dinî devlet etrafında toplanır: Dinî devlet kendini meşru-
4 Payen yahut paganiste tefekkür deyince site dinlerinin birleşmesinden
hasıl olan ve birçok mabutlara ibadet edilen hudutsuz bir itikat şekli
anlaşılır.
5 Payen dinlerde bütün mabutların bir araya toplanmasından hasıl
olan camiaya derler.

laştırmak için "şeriat" ile "mantık"ı telife, diğer tabirle dini
aklîleştirmeye çalışır. Bu suretle "medrese", scolastique vücuda
gelir. Diğer cihetten din, devlet haricinde doğrudan doğruya
mystere'e istinat ederek içtimaî sınıfların en büyük istinat kuvveti
olmakta devam eder. Mantıkla telif yapmayan din, artık
devletin dinî değil muhtelif içtimaî sınıfların ve halkın dinidir.
O bu şekliyle bazan devlete yakın, bazan ondan çok uzaktır:
Böylece zaman zaman Batmîlik, Şiîlik, lıeterodoxie, schisme
şekillerini alır. Bu suretle de, "tekke", tasavvuf (mysticisme),
sırrîlik meydana gelir. İşte, ümmet tefekkürünü aralarında
paylaşan, bununla beraber aynı içtimaî teşekkülün neticesinde
doğmuş olan iki zıd kutup bunlardır.
III - Modern Türk Tefekkürü: Tanzimattan biraz evvel baş-
layarak gittikçe daha zarûrî ve içtinabı imkânsız bir hal alan
Avrupa ile temas neticesinde, Türkler modern tefekküre ağır ağır
girmeye başladılar. Modern tefekkür deyince, mâlum olduğu
üzere, Rönesans'tan başlayarak Descartes'tan sonra tamamıyla
inkişaf eden Avrupa tefekkürünü kastediyoruz. Bugünkü müsbet
ilimler, fikir cereyanları, felsefeler modern tefekkürün eseridirler.
Onlar, gerek usûl, gerek gaye itibariyle ümmet tefekkürü ile
irtibatlarını tamamıyla kesmişlerdir. Düşünme ve yaratma sanatının
kökleri hususunda ona birçok şey borçlu iseler de, modern
tefekkürü artık diğerinden büsbütün ayrı karakterleriyle mütalaa
etmek lazım gelir.

Modern tefekkür herşeyden evvel amelîdir. Gayesi, en geniş
mânâsıyla dünyevî action'dur. Ahlâk, siyaset ve teknik onun bilavasıta
hedefini teşkil eder. Gerek ilim, gerek felsefe olmak
itibariyle o bunlara temel hazırlar. O suretle ki artık tefekkür
alelâde bir kafa oyunu, bir "muakale " olmaktan çıkmıştır.
İçtimaî action'un istinat noktası vazifesini görmeye başlamıştır:
Teknik ilme istinat eder; ilim usûle dayanır; usûl kuvvetini felsefeden
alır. Diğer cihetten de ahlak ve siyaset de yine ilme
(içtimaiyat, iktisat, hukuk), o da usûl ve felsefeye istinat eder.
Görülüyor ki tefekkür artık ne ilk zamanda olduğu gibi bir
"muakale" sanatı, ne de orta zamanda (yani ümmet devrinde) olduğu
gibi mystique dünya görüşünün akılla telifi için yapılan bir
cehttir. Tefekkür burada hayat için, cemiyet için, action içindir. 

Itıı sebepten o, birinci safhada dinî tefekkür ile mücadele ederek
başlar. İkinci safhada kendi prensiplerini ve usûlünü araştırmaya
koyulur.

Nitekim modern Türk tefekkürü de Tanzimat'tan beri bu iki
safhadan geçmiştir: O evvela, medrese ve tekke ile karşılaşmış,
onunla mücadele etmiş, uzlaşmaya çalışmış, nihayet ona galebe
çalarak başlı başına varlık olmaya başlamıştır. Modern Türk tefekkürünün
en tam ve inkişaflı safhası budur. Türk tefekkürü
ikinci safhaya çok yakın zamanda girmiştir. Usûl ve prensipler
üzerinde düşünerek orijinal bir tefekkür olabilmek için lazım gelen
çıraklık safhasından geçmemiştir. Bu sebepten Türk tefekkü-
rünün bugün içinde bulunduğu devre, modern tefekkürde yaratıcı
olabilmek için geçilmesi zarûrî olan "çıraklık" devresidir.
* * *
Türk tefekkür tarihini bu suretle devirlere ayırarak, her
devrin bariz karakterini gösterdikten sonra artık onun mecmuunda
hâkim olan ruhu -umumî hatlarıyla- ifade etmek mümkün
olur. İki satır içerisinde hulasa edeceğimiz bu vasıflar Türk tarihine
atfettiğimiz a priori düşünceler olmayıp bütün bu eserde yapacağımız
tahlilden çıkarılmış neticelerdir. Onların hareket
noktası gibi evvelden verilmesi, yolumuzu aydınlatmaya yarayacaktır:

1- Türk tefekkürü realisttir. O ne Hintliler gibi nefsin içine
kapanmış mistik görüşlü bir millettir. Ne de Eski Yunanîler gibi
tabiat ve "nizam-ı âlem"e esir olmuş kaderci bir ırktır.

2- Türk tefekkürü nazariye ile ameliye arasında daima sıkı
bir irtibat bulmaya elverişlidir. Onda amelî olmayan ve sırf bir
zekâ oyunu olarak kalan "muakale"ler yapmak zevki yoktur.

3- Türk tefekkürü fikirler ve mefhumları basitleştirmek,
vazıh ve anlaşılabilir bir hale koymak; ona en rasyonel ve kolay
şeklini vermeye müsaittir. Yani o tasavvufta bile rationaliste'
dir.

4- Türk tefekkürü hadscidir. Yani o vakalarla temasında onlardan
kendi aksiyonu için ani ve serî neticeler çıkarmaya muktedirdir.
Muhtelif medeniyetlere süratli intibak kabiliyeti bunun
eseridir.

Şüphe yok ki tarihî tekâmül hattı üzerinde bu esaslardan
ayrılan tiplere tesadüf edilebilir. Fakat onlar umumî bir karakteri
tespit etmemize mâni olamaz.

Bütün bu kitabın tahlillerinden çıkarılacak olan bu neticeleri
evvelden söylemek, onları prensip gibi vazettiğimiz zarınım
katiyen uyandırmamalıdır. İhtimal ki yeni tetkikler bizi büsbü-
tün başka istikametlere de götürebilir. Fakat bugün Türk tefekkürü
hakkında yapabildiğimiz tahliller bizi ancak bu noktalara
kadar ulaştırmaktadır. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme