10 Eylül 2017 Pazar

(ÖN, ORTA VE UZAK) ASYA’DA TİCARET YÖNTEMLERİ İSENBİKE TOGAN


(ÖN, ORTA VE UZAK)

ASYA’DA TİCARET YÖNTEMLERİ

 

İSENBİKE TOGAN


Orta ve İç Asya da ilişkiler savaştan çok ticaret etrafında yoğunlaşmıştır.  Türkler tarih boyunca kendi ülkeleri içinde ve dışında gayet tutarlı bir şekilde birbirine benzer yapılar kurmuşlardır.  Bunlar, ticarette serbestiyi benimseyen ama zaman zaman dış pazarları zorlayan yapılanmalar olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapılanmaların Uzakdoğu ve Önasya ile karşılaştırılması da karşımıza uzun bir mücadele tarihi çıkarmaktadır. Burada önce 2000 yıl süre ile Orta Asya yapılarının ve onların benimsediği serbest ticaret yöntemlerinin yaygınlaşması ile karşılaşıyoruz.  Serbest ticaret yöntemlerinin milat öncesinden başlayarak zaman içinde, 13.yüzyılda Cengiz Han İmparatorluğu devrinde bütün Asya’ya yayıldığını görüyoruz. Sonraki 500 yılda ise Uzakdoğu ve Ön Asya’dan aşina olduğumuz yerleşik düzenlerin devlet denetimine dayanan ticaret yöntemlerinin bazı önemli yeniliklerle hakim duruma geçtiklerini görüyoruz. 1450-1990 arasında merkezi yapılar ağırlık kazanmıştır. 1990 sonrasında ise yeniden bir eklemlenme sürecine girildiği dikkati çekiyor.

Göçebe kültürlerin veya boylu toplulukların çoğunlukta bulunduğu bölgelere baktığımızda, buralarda kurulmuş olan imparatorlukların (veya konfederasyonların) ticari etkinlikler çevresinde yoğunlaştığını görürüz. Özellikle Türkler tarafından kurulan imparatorluklarda bu özellik görülmektedir. Ülüş  denilen paylaşım ve dağıtım sisteminin genelde hakim olduğu bu kültürlerde bir tek merkez değil, birden fazla dağıtım noktası bulundurmak görüşü daha çok benimsenmiştir. Böyle bir görüş özellikle geniş araziler üzerinde boy düzeninin hakim olduğu çevrelerde, çok kişiye söz hakkı vermek ve yerel idareleri var etmek açısından önem kazanmıştır. Durum böyle olunca da ticaret yollarını birçok noktadan denetlemek, güvenliğini bozmak veya sağlamak bu kültürlerin beceriyle yaptıkları eylemler olmuş ve bu imparatorluklar ya ticaret yolları üzerinde kurulmuş veya bu imparatorluklar kurulduktan sonra ticaret yollarını kendi ülkelerinden geçirmişlerdir. Orta Asya’da sözü edilen etkinlikler çerçevesinde yoğunlaşan imparatorluklar  aynı gayeyi güder gibi birbiri ardına kurulmuştur. Modern döneme gelinceye kadar Orta Asya’da merkeziyetçi, birikimci yapılar kurma girişimi bile olmamış, buradaki imparatorluklar ve tebaaları bilinçli ve devamlı bir politika izlemişlerdir. Burada ancak devir devir sülaleler değişmiştir.  Asya tarihine genel olarak baktığımızda, Orta Asya’da görülen bu kararlı ve tutarlı tutumun modern devirlere kadar  çevresini etkileyen bir görüş olarak geldiğini görürüz. MÖ 500-MS 1500 arasında 2000 yıl hakim olan bu görüşler ancak modern devirde ve özellikle Rus ve Çin imparatorluklarının iç ticareti geliştirerek yayılmaları karşısında devre dışı kalmışlardır.

Orta veya İç Asya yapılanmaları çok merkezli, hakimiyette ortaklık esasına dayanan, dolayısıyla siyasette danışmayı yeğleyen, ekonomik kaynakların kullanımında ise üleşmeyi, yani kaynakların yerel olarak toplanmasını ve bu yerel güçlere dağıtılmasını öngören yapılanmalar olarak tanımlanabilir. 

Asya tarihinde eğilimin genellikle esnek yapılara doğru yöneldiğini, katı yapıların iseancak 18. ve 19.yüzyıllardan sonra Asya tarihinde hakim öğe olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Bu faklı yapılar açısından bakınca da Asya tarihinde üç düğüm noktası ile karşılaşmaktayız:

1)Önce İslamiyetin 7.yüzyılda Asya ile Afrika’yı birleştirmesi;
2)sonra, Cengiz Han İmparatorluğu’nun 13.yüzyılda Avrasyayı doğu-batı ekseninde birleştirmesi;
3)18.ve 19.yüyıllarda ise Çin, Rus ve belki de İngiliz imparatorluklarının Asya’yı kuzey-güney ekseninde paylaşmaları olarak tanımlanabilir.

Bu düğüm noktalarının ilk ikisi çok merkezli ve esnek ticaret politikalarından yana, üçüncüsü ise merkezde birikim ve denetimden yana olmuştur.

7.yüzyıla kadarki Orta Asya’ya baktığımızda, dönem dönem değişen politikalar yerine, çok daha tekdüze gelişen bir yapıyla karşı karşıya geliriz. Merkeziyetçiliğin hiç de sözkonusu olmadığı bir ortamda, çok merkezli esnek siyasi yapıların belli bir devamlılık içerisinde birbirlerini izlediklerini görürüz. Orta Asya ve Orta Avrasya’da İskitlerle (MÖ 500’lerde) başlayan bu eğilim, kendini Hunlar (MÖ 200-MS 200), Göktürkler (552-630 ve 683-774) ve sonra da Uygurlarla (745-840) devam ettirmiştir.  Uygurlar döneminin gelişmeleri ilgi çekicidir. Uygurların asıl uğraşları her zaman ticaret olarak kalmıştı. Bu yüzden de, 13.yüzyılda ticareti geliştirici politikalar izleyen Moğolların yanında yeraldılar.   Bu dönemde esnek yapılar yaygınlaşmıştır. 8.yüzyılda oluşan serbest ticaret ve esnek yapılara yönelik gelişmelerin, 13.yüzyılda meydana gelecek değişikliklerin habercisi olduğunu söyleyebiliriz. 13. yüzyılda ise, bütün Asya çapında  Cengiz İmparatorluğu’nun esnek yapısı ve bazen zoraki bazen zorla bir eklemlenme olacaktır. Cengiz İmparatorluğu tarafından dayatılan bu eklemlenmede ilk dünya sistemi görülmektedir. 8.yüzyıldan 13.yüzyıla kadar beş yüz yıl süren bu gelişmelerin mücadelesi ilginç bir şekilde Çin’de değil, batıda olmuştur. 

Doğu Asya’da ise birikimciler hakim durumdaydı. Birikimci ve kontrolcü politikaların uygulandığı Çinde bu dönemin literatürü Konfüçyanizmin Budizm üzerine galebesini sergilemektedir. Bu mücadele daha çok Budizmin ticaret sermayesine sahip olan kesime tanıdığı politik söz hakkı, ve bu söz hakkını kullanan manastırlar etrafında gelişen faiz uygulamaları konularında görülür. Budistlerin ticaret ve maliye konularındaki açık fikirliliğinin, merkezi devletin aldığı önlemlerle durdurulduğunu görüyoruz.  Yoğun ticaret ortamına rağmen Uzakdoğu’da devlet dış ticareti denetlemekten vazgeçmediği gibi, tüccarların da devlet yönetimine katılmalarını engellemişti.

Ön Asya’da ise kıyasıya bir mücadele oldu. Önce İranlı (Abbasiler, Samaniler) ve Orta Asyalı Türkler arasında başlayan bu mücadele, Türkler Müslüman olduktan sonra (10.yüzyıldan sonra) Müslüman Türk grupları arasında devam etti. Sonuçta Selçuklu ve Karahanlı diyebileceğimiz iki model gelişti.

Karahanlı modeli, satıgcılar denilen tüccara kapıları açık tutmak, onlara misafirperverlik göstermek üzerine kurulmuştu.  Bu devrin hayat felsefesini yansıtan Kutadgu Bilig’de, kar ve zarar konusundaki duyguları çok hassas olan tüccarların bu konumlarının dikkatle gözetilmesi, tüccarların getirdikleri hediyelere yanıt verilmesi, ancak onlarla organik ilişkilere girilmemesi gerektiği konularında uyarıda bulunulduğunu görüyoruz. Göçebe boy topluluklarına dayalı Türk devletlerinin çok merkezli esnek yapılarında  uygulanan serbest ticaret politikalarını Karahanlı biligleri çerçevesinde anlamak yanlış olmaz.

Selçuklu modelinde ise  Selçuklular artık politik meşruiyetin  yalnız halife ile tanımlandığı , Sultanın yani siyasi otorite sahibinin adil olduğu sürece meşru olduğu düzeni kurdular.  Bu düzen içinde yeralan sultan ulema asker varlıklarını ve dirliklerini köylü ve onun verimli üretiminin devamının ancak adaletle sağlanacağı konusunda uzlaşmaya varmışlardı. Bu dönemde tüccarlar hakim idareyi bir taraftan kendi yanlarında  bir taraftan da kendileri için kılını kıpırdatmaz bir konumda buldular. Bu düzen köylülüğe yönelik olduğu için tüccardan yana politikalar geliştirmedi. Ancak Selçuklular ticareti destekler,  kervansaraylar yaptırır ve tüccara ticaret serbestisi tanırken, tüccar namına zor kullanarak onlara istedikleri yeni ufukları açma yoluna gitmediler.

Halbuki 11. ve 13. yüzyıllar arasında özellikle Orta Asya’daki Müslüman tüccarlar değişik yollardan Çin ticaretinin denetim mekanizmalarını zorlamışlar ve başarılı olamamışlardı. Çinliler yabancıların ülkelerine girmelerine ve aralarında yaşamalarına izin vermezken, onlar Semerkant hükümdarıyla yazışıyor ve ilişkilerini geliştiriyorlardı. Çin’in kapalı kalan kapıları karşısında bu zengin ve bilgili tüccar ailelerinin politik güçleri yoktu. İşte bu tüccarlar politik gücü Cengiz Han liderliğinde kurulan imparatorlukta buldular. Cengiz Han’ın orduları tüccarların gitmek istedikleri yerlerin kapılarını onlar için zorladı. Müslüman tüccarlar da fethedilen bu yeni yerleri vali olarak idare ettiler. Müslüman tüccarlar önce imparatorluğa ortak tüccarlar olarak işe başladılar. Sonra idareci olarak kendilerinden olmayan tüccarları vergilendirmeye başladılar. Böylece güdümlü ticaret, tüccarın hakimiyete ortaklığı ve tüccarı vergilendiren tamga vergisi uygulaması Moğollar devrinde sistemli bir şekilde uygulandı.  Özellikle faizle para verme işinde paraları kuzulatan tüccarlar ve tüccar yöneticiler şimşekleri üzerlerine çektiler. 11.ve 12. Yüzyıllarda bu tür tüccarın ortaya çıktığı Orta Asya’da tepkiler tüccara karşı değil, bilakis tüccarın devlete karşı tepkisi şeklinde gözüküyor. Cengiz Han’ın ticaret politikasını anımsatan politikaların uygulandığı Timur devri sonrasında  yani 1450’lerden sonra tüccar artık tamamıyle bu güdümlü ticarete, politik güçlerin yanında yeralmaktan vazgeçerek sessiz bir tavır koydu. Bunu da özellikle Hoca Ahrar liderliğindeki Nakşibendilik gibi tarikatlar  çerçevesinde başardı. Moğollar öncesi devirde tarikat ve tüccarlar birbirlerine zıt konumdaydı. 1450’lerden sonra ise dervişler kendilerine özerklik temin etmiş oldular, böylece tüccarla derviş arasındaki eski ikilem yerini uzlaşmaya bıraktı. Artık bundan sonra tüccarlar dervişlerin eski zaviyelerini kervansaray olarak kullanır oldu. Ama bu zaviyeler eskisi gibi uçsuz bucaksız yerlerde değil, şehirlerde ticari etkinliklerin odağında kuruluyordu. Bundan sonra dervişler, tarikat ehli ve tüccar merkezi devletten yana değil ona karşı oldular.

Orta Asya’da hal böyle iken, Çin’de, Ming sülalesi döneminde , batıda da Osmanlılar sayesinde bir ara yol bulundu. Tüccar yönetime ortak edilmedi ama kösteklenmedi de. Böylece özellikle iç ticarette tüccarın konumu değişti, hareketlilik ve okuma yazmanın artması gibi etkinlikler görüldü. Ancak Çin’de dış ticaretle ilgili sınırlama ve denetimler sonradan klasikleşecek örneklerini verecek kadar gelişti ve 1842’de okyanustan gelen yabancıların topları ile kırıldı. Dış ticaretin denetlendiği, iç ticarette ise hareketliliğe ve tüccar nüfusunun yer değiştirmesine eskisinden çok daha fazla imkan tanındığı bu devirde Çin’in sınırları genişledi. Evvelce dış ticaret çerçevesinde zorluk çeken Orta Asyalı bazı tüccar grupları Çin sınırları içindeki ticaretle hareket serbestisine kavuştular.  Pamirlerin batısındakiler gibi bunlar da çoğunlukla Nakşibendiliğe bağlı Aktakkeli ve Karatakkeli gruplarıydı.

Çin hakimiyetinin kurulması, kendi dünyaları içinde tarikat bayraklarını çekerek yolalan ve böylece kendilerine bir korunma mekanizması kurmuş olan bu tüccar gruplarını etkilemedi.  Daha sonra, 19.yüzyılda benzer bir durum, Batı Türkistan, Maveraünnehir sahasında gerçekleşti ve Pamirlerin batısı Rus İmparatorluğunun idaresine girmiş oldu.

Öte yandan, Ön Asya’daki tarihi gelişmelere bakacak olursak, Cengiz ve Timur imparatorluklarının nüfuzunun tepkiler doğurduğu Orta Asya ve Uzakdoğu’nun aksine, burada tepkiden çok bir etkileşim ve senteze gidildiği görülmektedir. Bizans, İran, İslam ve Moğol  imparatorluklarının deneyimlerini kendi bünyelerini göz önüne alarak değerlendiren Osmanlılar tüccarı hakimiyete ortak etmek gibi bir yola hiçbir zaman girmemişlerdir. Ticari etkinliklerde devlete bağımlı tüccarı desteklemişlerdir. Kendi bünyelerinde pazarların oluşmasını ve ticaret yollarının kendi ülkelerinden geçmesini sağlamanın yanı sıra, tüccarı gayri şeri vergilerle vergilendirmek gibi Cengiz Han İmparatorluğu dönemi politikalarını anımsatan bir yaklaşımları  olmuştur. Diğer taraftan tek merkezci ve Orta Asya’da kurulmuş olan diğer imparatorluklara göre çok daha birikimci ve denetimci olmalarıyla eski İran ve Çin politikalarına yakın olmuşlardır. Böylesine ara yolcu bir yaklaşımla da Batı Avrupa imparatorlukları karşısında ne Çin gibi çok sarsıntılı bir devir yaşamışlar ne de Orta Asya’nın büyük bir kısmı gibi devleti reddeden tarikatların tepkisiyle karşı karşıya kalmışlardır. Tüccarlara kendi bünyeleri içinde yer verdikleri gibi, tarikatlara da aynı şekilde davranmışlar, özgür siyasi ve ticari politikalar izlemelerini sağlayacak ortamı yaratmamışlardır. Bu politikaları neticesinde de imparatorlukları dahilindeki bölgelerin kendi tüccar sınıfına sahip milli devletler halinde çözülmesine şahit olmuşlardır.
Kendi tüccar sınıfına sahip olmak, özellikle iç ticaretteki hareketlilikle ilgilidir. Doğaldır ki, milli devlete giden bu süreçte yerli tüccarlar, gitgide hakim duruma gelen Avrupa imparatorluklarının yeni ticaret yöntemleriyle eklemlenmeyi tercih etmişlerdir. Osmanlı imparatorluğunun çözülmesine bu açıdan baktığımızda, ilk çözülmelerin iç ticaretin yoğun olduğu Balkanlarda başlamış olduğunu  görürüz.

Osmanlı İmparatorluğu gerektiğinde müdaheleci olabilen orta yolu izleyerek serbest pazar ekonomisine doğru yol almıştır. Orta Asya çerçevesinde söz konusu olan Türkiye modeli ise, hem bu tarihi çerçeve içinde hem de orta yolun ötesinde bir hızlanmaya doğru giden 1981 öncesinin deneyimleri çerçevesinde algılanmalıdır.

Tarihi gelişmelerden ve değişimlerden hareket ederek geçmişe baktığımızda, 13.yüzyıla kadarçok merkezli bir modelin evrenselleşmeye evrildiğini görebiliriz. Ancak Cengiz Han İmparatorluğuyla bu noktaya varıldıktan sonra ayrışma dönemi başlamıştır. Bu ayrışma suskunluk veya yazı ile tepkilerini dile getirenler (Orta Asya, Çin) ve bu etkileşimle yeni sentezler yapanlar (Osmanlı) olarak iki ana eğilimle kendini göstermiştir.

Ancak devamlı evrim içinde değişimleri içeren ve uygulayan bu yapılanma Osmanlılarda büyük krizleri önlerken, bu krizler karşısında duyulan entelektüel karamsarlıklara zemin hazırlamamış gözüküyor. İşte bu açıdan bakınca Osmanlı-Türkiye örneğinin Orta Asyadaki Kazak, Kırgız örneklerine benzediğini, doğuda ve batıda bu zümrelerin belli bir esnekliği devam ettirdiklerini, hem kendilerini koruduklarını hem de yeni konumlara uyum sağladıklarını görüyoruz. Her ikisinde de entelektüel akımlar tepki şeklinde olmaktan çok, Doğu ile Batıyı uzlaştırma yönünde olmuştur. Halbuki diğer tarikatlerle beraber Yeseviliğin, Kubreviliğin ve özellikle de Nakşibendiliğin hakim olduğu, ticari hayatın ağır bastığı Orta Asya’nın yerleşik bölgelerinde  ve Kazan-İdil-Ural bölgesi gibi uzun süreden beri Rus nüfuzunda olan diğer yerleşik alanlarda 19.-20.yüzyıllarda ticaret, dini ve kültürel birliğin bir parçası gibi görülmüştür.  Asya’nın yeni konumu ile Rus ve Çin idarelerine tepkiler de yine bu yöreden, bu yörelerin aydın mollalarından gelmiştir. Bu entelektüel hareketler daha sonra kendini Osmanlı topraklarında da hissettirmiş, buradaki fikir hayatıyla etkileşerek özellikle yeni tarih görüşlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Asya’da genel olarak pazar ekonomisinin yeğlendiği bugünkü ortamda gelecek için, geçmişteki deneyimlere göre daha orta yolcu bir çözüm arandığı izlenimi uyanmaktadır. Örneğin Asya Kaplanlarında birikimci merkezler eski imparatorluk dönemlerini hatırlatan türde otoriter yönetimleri tercih ederlerken, pazar ekonomisi ve rekabet benimsenmektedir. Orta Asya’da da bugün Çin ve Türk modelleri üzerinde durulmaktadır.Günümüzde geliştirilen modellere salt kapitalizm açısından bakmadığımız zaman, bu modellerin geçmişteki denetimli ve serbest ticaret dönemleriyle de ilgisini görebiliriz.

Günümüzde ise politik alanda tek merkezli tip, ekonomik alanda ise serbest ticaret yöntemleri revaçtadır.  Türkiye ve Çin modelleri, hem piyasalardaki rekabet biçimleri hem de parlamenter demokratik (Türkiye) ve otoriter (Çin) tek merkezlilik açısında birbirlerinden ayrılmaktadır.


Kaynak: İsenbike Togan, "Asya'da İmparatorluklar ve Ticaret Yöntemleri" (bildiri). Tarih Vakfı 1. Uluslararası Tarih Kongresi (1993)/ Osmanlı’dan Cumhuriyet’e: Problemler; Tartışmalar; Araştırmalar (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1999)






























































Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme