6 Ağustos 2016 Cumartesi

KÜRESELLEŞME, BÖLGESELLEŞME VE TÜRKİYE

KÜRESELLEŞME, BÖLGESELLEŞME VE TÜRKİYE

KÜRESELLEŞME VE BÖLGESELLEŞME
Dünya 21.yüzyıla çok önemli bir yapısal ve ekonomik dönüşüm süreci içinden geçerek girmektedir. Özellikle son on yıllık dönemde gözlenen ve günümüzde ekonomiler üzerindeki etkisini giderek artan oranda hissettiren bu sürecin odağında küreselleşme yeralmaktadır. Küreselleşen bir dünyada ülkelerin stratejilerini hazırlarken kendilerini dünyadaki gelişmelerden soyutlamasına imkan bulunmamaktadır.
2000’li yılların başlarında bulunduğumuz bu dönemde dünyada ekonomik ve ticari gelişmelerde hızlı bir değişme süreci yaşanmaktadır. Söz konusu değişimi belirleyen en önemli unsur küreselleşme olmuştur. Küreselleşme sonucunda coğrafi uzaklık, mal ve hizmetlerin sağlanmasını sınırlayan bir faktör olmaktan çıkmıştır. Öte yandan, bölgesel düzeydeki entegrasyonların artması sebebiyle dünya ticaretinde kutuplaşmaların varlığı da aşikardır.
Küreselleşme, ulusal ekonomilerin ticaret ve sermaye hareketlerinin serbestleşmesi temelinde biraraya gelmesiyle oluşan bir ekonomik sistemi ifade etmektedir. Küreselleşme akımının bir sonucu olarak, karşılaştırmalı üstünlüklere dayalı uluslararası ticaret, ülkeler yerine firmaların mutlak üstünlüklerine dayanan bölgelerarası ticaret halini almaktadır. Küreselleşme çok sağlam ekonomik gerekçelere dayanmaktadır.  Uluslararası dış ticaretin, sabit sermaye ve fon akımının serbestleştirilmesi uluslararası ihtisaslaşmaya, firma cesametlerinin büyümesine, rekabetin artmasına, verimliliğin yükselmesine ve dinamizme yol açmaktadır.
20. yüzyıl sonunda ortaya çıkan küreselleşme, dış ticaret rakamlarını ve uluslararası sermaye hareketlerinin oransal büyüklüklerini aşan bir oluşumu ifade etmektedir. Ayrıca unutulmaması gereken bir husus da, bölgeselleşme benzeri süreçlerin gerekli ekonomik, sosyal ve fiziksel altyapıyı hazırlayarak, küreselleşmeyi kolaylaştırıcı, hatta tamamlayıcı yönde etkili olabilecekleridir. Bu bağlamda örneğin Avrupa Birliği, ticaretin küreselleşmesine set çekmek bir yana, onu hızlandıran bir unsur olmuştur. Küresel etkileşimlerin gittikçe genişleyen kapsama alanı, giderek artan yoğunluğu ve hızı, bölgesel olanla küresel olanın iç içe geçmesini, yani uzak mesafeli olayların etkilerinin büyümesini ve bölgesel olayların da çok ciddi küresel sonuçlar doğurmasını temellendirir.
Dünyada bir taraftan küreselleşme yönünde gelişmeler olurken, öte yandan ilk bakışta küreselleşme ile tezat oluşturan bölgeselleşme akımı yaygınlık kazanıyor. Dünyada çeşitli ülkeler başta iktisadi alanda olmak üzere çeşitli alanlarda birbirleriyle ittifak yapma eğilimleri içerisine giriyorlar. Ekonomik alanda ülkeler arasında bölgesel entegrasyon hareketleri her geçen gün daha önem kazanıyor. Bugün üç ayrı kıtada bölgesel ticaret blokları oluşmaktadır. Bir taraftan dünyada küreselleşme ile ticari sınırlar kalkarken, diğer taraftan bölgeselleşme ile dünya coğrafyasında kutuplaşma oluşmaktadır.
Küreselleşme beraberinde bölgeselleşmeyi de getirmektedir. Bugün bölgesel ticaret bloklarının dışında kalan bir ülkenin ekonomik yönden gelişme, hatta yaşama şansı çok azalmıştır. Gelişen küreselleşme eğiliminin paralelinde dünyanın çeşitli yörelerinde çok sayıda bölgesel bütünleşme hareketi ortaya çıkmaya başlamıştır. DTÖ kurallarına göre, ülkeler, kendi aralarında serbest ticaret alanları oluşturabilirler. Hatta serbest ticaret alanlarına u/aşılamıyorsa gümrük birliği, ikinci en iyi çözüm olarak kabul görmektedir. Bölgeselleşme hareketleri neticesinde, ülkeler kendilerine coğrafi olarak yakın ülkelerle ticaretlerini arttırarak, “Çok Taraflı Ticaret Görüşmeleri”nde pazarlık güçlerini arttırmaya çalışmışlardır. Gelişme düzeyleri ve coğrafi yakınlık özellikleri açısından birbirine yakın veya yakınlaşması mümkün ülkelerin bölgeselleşme arzuları, küreselleşme sürecinden bir korunma veya karşı koyma güdüsü taşımamaktadır. Bilakis, bölgeselleşme süreci, küreselleşme sürecine bir hazırlık, mevcut olan ticari ilişkilerin konsol idasyonu ve ilişkilerin daha fazla gelişmesini önleyen engellerin kaldırılması gibi konulara yönelik bir işlev üstlenmektedir. Bu tespitler, gelişmiş ülkeler kadar gelişmekte olan ülkeler için de geçerlidir.
Küreselleşme olgusunun büyük yoğunluğuyla toplumlar üzerindeki etkisi sürerken, bir başka olgu bugünün dünyasında hızla yeni modelleri yaratıyor; bölgesel kalkınma ve bölgesel işbirliği projelerinin geliştirilmesi, bölgesel olarak ölçek ekonomisine uygun daha rekabetçi bir sonuç alınmasını sağlıyor. Küreselleşmenin yolu bölgeselleşmeden geçmektedir. Bölgesel kalkınma ve bölgesel işbirliği konusu, yeni dönemin gelişmesi içersinde büyük önem taşıyan iki konu olarak karşımıza çıkıyor, uluslararası trendlere uygun davranmak isteyenlerin düşünce modelleri içersine yerleştirmeleri gereken bir konu oluyor. Tek tek sorunlarına çözüm bulamayanlar, tek tek küresel üretim için ölçekleri yeterli olmayanlar, içinde bulundukları bölgede, komşu oldukları ülkelerle, kurumlarla işbirliği yaparak, güç birlikleri ve bölgesel katılımlarla bölgenin ve havzanın bir bütün olarak değerlendirilmesiyle varabilecekleri sonuçları araştırıyorlar. Bölgede ortak olarak yaratılacak sinerji eski dönemlerin tam tersine bir gelişmeye açık olmayı gerektiriyor. Bölge ve havza içersinde yaratılacak başarı, güçlerin birbirine eklendiği bir model yaratılmasına bağlıdır. Bölgesel işbirliği bugün uluslararası boyutta çok daha büyük önem taşıdığı gibi, çok daha büyük imkanlara da fırsat yaratabiliyor.
Her geçen gün giderek küreselleşen dünyamızda ticaretin serbestleşmesi, dünya ticaretinin önündeki ulusal engellerin ortadan kalkması ve bölgesel yapılanmaların yaygınlığı dünya ticaretinin de artmasına neden olmaktadır. Dünya ticaret hacmi 1983-90 döneminde yüzde 5,6 oranında artış gösterirken, 1991-98 döneminde yüzde 6,5 artmış, 2000 yılında ise yüzde 12,4’lük bir artış düzeyini yakalamıştır. Her ne kadar 2002 yılının ikinci yarısından itibaren hissedilmeye başlanan durgunluk ortamı devam ediyor görülse de son üç yılın ortalaması alındığında bölgesel ticarette artışlardan bahsedebilmek mümkündür. Son yıllarda hızla yaygınlık gösteren bölgesel entegrasyon uygulamaları bölge içi ticaretin hızlı bir şekilde artmasını sağlamaktadır. Örneğin, 2001 yılı itibariyle bölge içi ticaretin toplam ticarete oranı AB’de yüzde 70’e, NAFTA ‘da yüzde 40’a yükselmiştir. Dünya ticaretindeki bu gelişmeler ülkelerin dışa açıklık oranlarını da artırmaktadır.
Çok taraflı üretim, ticari ve mali ilişkilerin gelişmesi, küreselleşmeye hız kazandırdığı gibi, benzer özelliklere sahip, aynı coğrafi bölge içerisinde olan ülkeleri, güçlerini birleştirici yoğun bölgesel ilişkiler içerisine de itmektedir. Aslında yaygın olarak kabul edilen bir görüşe göre bölgesel entegrasyon hareketleri, gelecekte meydana gelecek geniş çaplı bir ticari ve mali bütünleşme hareketine geçişin bir ön aşaması olarak kabul edilmektedir. Dünya bir taraftan küresel/esirken, diğer taraftan da bölgesel/eşmektedir. Ülkeler arasında ekonomik, politik ve teknolojik bağların artması, aralarındaki işbirliği hareketlerini körüklemektedir.
Bölgeler arası ticari akımlar incelendiğinde, dünya mal ticaretinin genel karakterinde bir bölgeselliğin olduğu  anlaşılmakta ve bölgenin gelişmişlik düzeyi ile paralel olarak, coğrafi yakınlığın dış ticarette çok önemli olduğu anlaşılmaktadır. Örneğin, bölgeselIik ilişkisi Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki ticarette görülmektedir. Türkiye ile Rusya Federasyonu arasındaki ticaret hacmi, coğrafya yakınlığı nedeniyle, bütün fiziki ve ticari engellere rağmen belli bir düzeye çıkabilmiştir. Coğrafi uzaklık faktörünün yarattığı engellerin aşılması, iletişim teknolojisinin gelişmekte olduğu günümüzde hala kolay olmamaktadır. Bölgesel ticaret, sanayi ürünlerinin son yirmi yılda kaydettiği gelişmeye paralel olarak şekillenmiştir.
“Bölgeselleşme”, birbirlerine coğrafi yakınlıkları yanında, birbirleriyle komşuluk ilişkileri olmayabilen ancak sık karşılıklı etkileşim içinde bulunan eylem sistemleri olarak tanımlanabilir. Şu halde, “Bölgesel İşbirliği” belirli bölgedeki devletler arasında, işbirliğine yönelik karşılıklı etkileşimi ele alan bir ara kavramdır; bir yandan uluslararası ya da küresel düzeydeki işbirliği, diğer yandan da devletlerarası ikili işbirliği arasında kalmıştır söz konusu kavram. Bölgeselleşme artık bir gerçekçiliktir. Bölgeselleşme eğilimi Avrupa Topluluğu (AT) ile başladı. Ama bununla kalmayacaktır. Avrupa Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu, yani bütünüyle ekonomik bir örgüt olarak yola çıktı. Giderek politik işlevler üstlendi ve şimdi bir Avrupa ordusu oluşturmaya yöneliyor. Avrupa Topluluğu daha sonra, ABD ve çevresinde Kanada ile Meksika’yı bir ortak pazar halinde bütünleştirecek bir Kuzey Amerika ekonomik topluluğu kurulmasını özendirdi. Şu anda bu deneme tamamen ekonomik amaçlıdır. Ama uzun vadede böyle kalması düşünülemez.
Bölgeselleşme yönelimi geri döndürülemez niteliktedir. Bilgi ekonomisinde kendi başına ne geleneksel korumacılık ne de geleneksel serbest ticaret işleyebilir. Gerekli olan anlamlı serbest ticaret ve güçlü rekabet oluşturmaya yetecek büyüklükte bir ekonomik birimdir. Bu birim yeni yüksek teknolojilerin yüksek düzeyde bir koruma altında gelişmesine izin verecek kadar büyük olmalıdır. Bunun nedeni yüksek teknolojinin doğasında, yani bilgi sektöründe yatar. Yüksek teknolojilerde üretim hacmi arttıkça üretim maliyetleri hızla düşer.
Bunun önemi, yüksek teknolojili bir sektörün her türlü rekabeti ortadan kaldıracak şekilde gelişmesinin olanaklı olmasındadır. Bu bir kere gerçekleşince, yenilen sektörün bir daha geri gelme şansı hemen hemen hiç kalmaz, varlığı sona erer. Öte yandan yüksek teknolojili sektör yeterli rekabete ve meydan okumaya sahip olmalıdır, yoksa büyüyüp gelişemez. Tekelleşir ve tembelleşir, kısa sürede gereksizleşir. O nedenle, bilgi ekonomisi, oldukça büyük bir ulusal devlette bile daha büyük ekonomik birimlere ihtiyaç duyar; yoksa rekabet olamaz. Ama aynı zamanda, sektörün korunmasına ve öteki ticaret bloklarıyla korumacılık ya da serbest ticaretten çok, karşılıklılık ilkesi temelinde ticarete ihtiyaç duyar. Bu, bölgesel/eşmeyi kaçınılmaz ve geri döndürülemez kılan, geçmişte örneği görülmedik bir durumdur.
Bölgesel Entegrasyonlar (Bölgesel Ticaret Anlaşmaları)
Günümüzde uluslararası etkileşim, bir yandan ulusları gün geçtikçe güçlenen küresel işbirliğine yönlendirirken, diğer yandan da farklı bölgesel alanların, kendilerine özgü alt sistemlerle oluşmasına neden olmaktadır. Uluslararası, bölgesel ya da küresel alanda olsun, bu tür örgütlenmeler ekonomik gelişmeyi sağlamanın yanında kültürlerarası anlayışı arttırmakta, en önemlisi uzlaşmayı, barışı, güvenliği ön plana çıkarmaktadır.   “Bölgesel örgütlenme” kavramı, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütler tarafından özendirilmiş ve özendirilmektedir. Bölgesel örgütlenmenin yalnızca barış ve güvenlik konularını değil, ekonomik ve sosyal konuları da içerdiği açıktır. AB’nin aşamalı olarak bölgesel yayılma eğiliminde olduğu bilinmektedir. Yine “Karadeniz Ekonomik İşbirliği”, bu bölgenin bir kısmını kapsamakta ve AB’ni dışlamamaktadır.
Ortaya çıkmakta olan çeşitli bölgeler oldukça farklıdır. Avrupa Topluluğu, büyüklük ve nüfus bakımından pek karşılaştırılabilir olmayan ve aralarındaki zenginlik bakımından önemli farklılıklara rağmen ekonomik gelişmesini sürdürebilen az sayıda çekirdek ülke çevresinde kurulmuştur Kuzey Amerika ekonomik topluluğu çok farklı olacaktır. Asya’daki ekonomik bölgeler ise daha farklı olacaktır Ama bütün bölgeler geçmişte hiçbir zaman olmadığı kadar geniş serbest ticaret alanları oluşturacaktır. Bunlar aynı zamanda dış dünyaya tepki gösteren ve karşılıklı olabilen, yani aynı anda hem korumacı hem de açık olabilen, bölgeler olacaktır.
Avrupa Birliği’nin siyasi bir entegrasyon sürecine girmesi “Tek Pazar ve Tek Para’1 temelli ticari entegrasyon sürecinin doğal bir sonucu olup küresel süreçte Avrupa’nın yerini sağlamlaştırmaya yönelik ileri aşamada bir bölgeselleşme projesidir Diğer bölgeselleşme projelerini Kuzey Amerika için NAFTA (Kanada, ABD, Meksika), Güney Amerika için MERCOSUR (Arjantin, Brezilya, Paraguay, Uruguay), Asya-Pasifik için, APEC ve ASEAN olarak sıralamak mümkündür.
Ayrıca, Avrupa ve Asya’da proje aşamasında iki entegrasyon sözkonusudur. 2010 yılına kadar, Avrupa Birliği’nin öncülüğünde 41 ülkeden oluşan, 600 ila 800 milyon potansiyel tüketiciyi içeren, dünyadaki en büyük serbest ticaret alanı; Avrupa-Akdeniz Serbest Ticaret Bölgesi oluşturulacaktır Asya’da ise Çin, gelecek on yıl içinde, ASEAN ülkeleri, Japonya ve Kore ile birlikte AFTA (ASEAN+3) serbest ticaret bölgesini oluşturma çabası içindedir; 2 milyar nüfuslu Doğu Asya Birliği’ne doğru adımlar atılmaktadır.
“Uruguay Round”görüşmelerinden kaynaklanan beklentilerin aksine bir şekilde bölgesel entegrasyon çabaları, çoktaraflı liberalizasyon çabalarını baltalamamıştır. Bölgesel entegrasyon süreçleri, üstüne kapalı, korumacı nitelikte girişimler olmaktan ziyade; çoktaraflı bölgeler-arası liberalizasyon süreçlerini de geliştiren süreçler olmuşlardır Nitekim, bu bölgeselleşme projelerine paralel olarak, APEC(Asya-Pasifik Ekonomik İşbirliği), ASEM (Asya-Avrupa Forumu), TAFTA (Transatlantik Serbest Ticaret Antlaşması)gibi bölgelerarası bir dizi ekonomik forum da devreye girmiş bulunmaktadır.
Bölgesel işbirliğinin başarılı örnekleri arasında AB, ASEAN ve NAFTA gösterilebilir. Avrupa ‘da AB ve EFTA bölgesel bütünleşmeyi hem derinleştiriyor, hem de genişletiyorlar. Asya’da, APEC ve ASEAN 2010yılına kadar; Amerika kıtasında NAFTA ve MERCOSUR, 2005yılına kadar birer serbest ticaret ve yatırım bölgesi oluşturulmasını kararlaştırdılar.
Dış ticareti artırmak için önemli bir araç olabilecek ve son yıllarda sayılan büyük bir artış gösteren Bölgesel ticaret anlaşmaları; birbirine sınırı bulunan veya birbirinden çok uzak iki ülke ya da ülke grubu arasında akdedilen ve taraf olan ülkeler arasındaki ticari ilişkilerde bu anlaşmaya taraf olmayan ülkelere oranla daha avantajlı koşullar uygulamayı öngören anlaşmalardır. Serbest ticaret anlaşması/bölgesi kısaca üye ülkeler arasında ticaretten tarife ve tarife dışı engellerin kaldırıldığı bir bütünleşme şeklidir.
Bölgesel ticari anlaşmalar 1990’lar boyunca, ancak çok taraflı ticari anlaşmalar yoluyla gerçekleştirilebilecek kapsamlı tarife indirimlerinin bölgesel ekonomik ve ticari entegrasyonlar yoluyla gerçekleşmesine ve taraf ülkelerin ticari kurallarının uyumlaştırılması yoluyla da ekonomik ve ticari ilişkilerin derinleşmesine vesile olmuş ve ticaretin geliştirilmesi yolunda önemli fırsatlar sunmuşlardır. Ancak gelişmiş ülkeler, ekonomik ve sosyal sorunlarla karşılaştıkları ölçüde içlerine kapanmakta, koruma politikalarına ağırlık vermekte ve aralarında oluşturdukları blok içerisindeki ilişkileri geliştirmeye öncelik tanımaktadırlar. Bloklaşmalar arttıkça blok içi ilişkiler önem kazanmaktadır.
Özellikle 1990’lı yıllardan itibaren hız kazanmaya başlayan bölgesel ticaret anlaşmaları son yıllarda ticaret bloklarının birbirleri ile kıtalar seviyesinde yapmaya başladığı görüşmeler ile daha yaygın bir hale gelmiştir. 1995 yılı başında, Uruguay Raund görüşmeleri sonucunda çok taraflı bir uluslararası kuruluş olan Dünya Ticaret Örgütü’nün (ö TÖ) kurulmuş olması bile bu trendi tersine çevirmeye yeterli olmamış, ülkeler kendi dış ticaret stratejileri çerçevesinde bölgesel anlaşmalar akdetmeye devam etmişlerdir. Bu gelişmenin bir sonucu olarak dünya mal ticaretinde “bölgesellik” büyük önem kazanmıştır. Nitekim, 2001 yılı itibariyle toplam ihracatın, K. Amerika yüzde 40’mı, Batı Avrupa yüzde 70 ‘ini, Asya ülkeleri ise yarısını kendi bölgesi içinde yapmaktadır.
2002 yılı sonu itibariyle 145 üyesi bulunan DTÖ içinde bölgesel ticaret anlaşması bulunmayan sadece dört üye bulunmaktadır. Bunlardan Hong Kong ve Makau’nun Çin’in ayrı ticaret bölgeleri olduğu dikkate alındığında ikili ya da çoklu bir bölgesel ticaret anlaşması bulunmayan ülke olarak geriye sadece Japonya ve Moğolistan kalmaktadır. Japonya da bu yaklaşımını değiştirmeye kararlı olduğunu ve bölgesinde başta 6. Kore olmak üzere diğer ülkeler ile serbest ticaret anlaşmaları akdetmek niyetinde olduğunu en yetkin ağızlarından beyan etmiştir.
Yine 2002 yılı Haziran ayı itibariyle DTÖ’ye üyeler tarafından bildirilen bölgesel anlaşmaların sayısı 250 ‘ye ulaşmıştır. Bu rakamın, 2005 yılı sonuna kadar proje aşamasında olan veya halihazırda müzakere edilmekte olan anlaşmaların da eklenmesi ile 300’e ulaşabileceği tahmin edilmektedir. Kısaca, bölgesel ticaret anlaşmaları, bugün için dünya ticaret düzeninin önemli bir unsuru olduğu gibi gelecekte de dış ticaretin artırılması için önemli bir araç olmaya devam edecektir.
TÜRKİYE Bölgeselleşme Girişimleri
1980’li yıllardan itibaren Türkiye ‘de piyasa ekonomisine, rekabete ve dışa açılmaya dayalı yeni bir ekonomik sisteme geçiş çabalarının getirdiği süreç, ülke dışında bölgesel işbirliği ve bütünleşme hareketleri içerisinde yer alma arzusunu arttırmıştır. Geleneksel büyük sanayi firmaları ise, küresel pazarlara ulaşabilmek için, bir taraftan yabancı firmalarla ortaklıklar kurarak, yeni sektör, yeni ürün arayışlarına girmişler, diğer taraftan ise yurtdışında doğrudan yatırım süreci başlatmışlardır. Türk firmalarının ticaret, doğrudan yatırım ve teknoloji transfer stratejileri, Türkiye’nin küreselleşme sürecine uyum derecesini belirleyecek en önemli unsurlardır.
Türkiye, bölgesel bütünleşme doğrultusundaki tercihini Avrupa Birliği’nden yana kullanmış bulunmaktadır. AB ile bağlantılı olarak, Türkiye’nin ikinci önemli işbirliği faaliyeti, Avrupa-Akdeniz İşbirliği’dir. Kasım 1995 tarihinde Barcelona Deklarasyonu ile AB’nin yenileştirilmiş Akdeniz Politikası çerçevesinde oluşturulan bu işbirliğinde, 41 ülkeden oluşan, 600 ila 800 milyon potansiyel tüketiciyi içeren, dünyadaki en büyük serbest ticaret alanı; Avrupa-Akdeniz Serbest Bölgesi oluşturulacaktır. Üçüncü önemli bölgeselleşme girişimi, 25 Temmuz 1992 tarihinde kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği-KEİB (Arnavutluk, Azerbaycan, Bulgaristan, Gürcistan, Ermenistan, Moldova, Romanya, Rusya, Türkiye, Ukrayna) girişimidir. Dördüncü bölgesel girişim, Avrasya Bölgesi ile ilgilidir. Battık devletleri dışında kalan eski Sovyet Cumhuriyetleri (BOT-Moldova, Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya Federasyonu, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan, Tacikistan), Romanya, Bulgaristan’dan oluşan bu bölgede Türk şirketleri önemli faaliyet içerisindedirler. Beşinci girişim, Ekonomik İşbirliği Organizasyonu (ECO)’dur. 1964 yılında Türkiye, Pakistan ve İran tarafından Kalkınma için Bölgesel İşbirliği adı altında kurulan bu teşkilat, 1985 yılında ECO’ya dönüşmüştür. SSCB’nin dağılmasında sonra ise teşkilata Azerbaycan, Orta Asya Ülkeleri ve Afganistan da katılmıştır. Altıncı girişim, İslam Konferansı Örgütü (İKO)’dür. 55 müslüman ülkenin üye olduğu bu teşkilat, 50’li yıllarda başlayan oluşumunu 22-25 Eylül 1969 tarihinde gerçekleştirdiği ilk zirvesi ile somut bir hale getirebilmiştir. Örgüt, Afrika’nın batısındaki Senegal’den Güneydoğu Asya’daki Endonezya ‘ya kadar uzanan geniş bir alanı kapsamaktadır. SSCB’nin dağılmasından sonra, Türkiye’nin teşviki ile Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan da İKÖ’ye katılmışlardır. İKÖ çerçevesinde ekonomik işbirliği koordinasyonunu sağlamak amacı ile oluşturulan İSEDAK (İslam Ülkeleri Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi) 1984 yılından beri yılda bir kez toplanmaktadır. Yedinci girişim olan D-8 girişimi ise, 22 Ekim 1996 tarihinde İstanbul’da düzenlenen “Kalkınmada İşbirliği Konferansı” ile hayata geçmiş, 15 Haziran 1997 tarihinde İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya ve Türkiye’nin devlet ve hükümet başkanlarının katıldıkları İstanbul Deklarasyonu ile resmiyet kazanmıştır.
Coğrafi Konum
Türkiye’nin sahip olduğu en büyük kaynaklardan biri coğrafi konumudur. Bu kaynağın girdi olarak yoğun şekilde kullanıldığı mal ve hizmetlerin üretim ve satışında, Türkiye’nin önemli bir ticari avantajı vardır. Coğrafi konumunun en önemli girdi olarak kullanıldığı alanların başındaysa hizmetler gelmektedir. Çünkü birçok hizmetin satışı kullanıcı ile üreticinin aynı veya yakın mekanda olmasını gerektirmektedir. Türkiye’nin toplam ihracatı içinde hizmetlerin payı, uluslararası mukayeselerde yüksektir ve bu oranın artması beklenmektedir. İhraç edilen hizmetlerden coğrafi konuma dayanan taşımacılık, haberleşme, turizm ve müteahhitlik hizmetleri ile özellikle birim maliyet içinde taşıma maliyetlerinin belli bir pay aldığı ürünlerin ihracatında gerçekleştirilecek büyük hamleler, Türkiye’nin “bölgesel çekim merkezi” özelliğini daha da derinleştirecektir.
BölgeselIeşme olgusunun temel bir dinamik haline gelmesi neticesinde, firmaların kararlarında, en önemli değişmez olan coğrafya, hayati bir özellik kazanmıştır. Firmalar, hayati coğrafyalarında öncü ve belirleyici olmak durumundadırlar. Türk firmaları sadece Türkiye’de değil;Türkiye’nin çevresindeki bölgede de lider olma misyonunu edinerek, hayati coğrafyada büyüyerek, küresel gelişme dönemine ayak uydurabileceklerdir. “Hayati coğrafyam nedir, bu coğrafyada hangi önlemlerle belirleyici ve öncü olabilirim?” sorusunun firmalar tarafından giderek artan oranlarda sorulmaya başlanması, ülkemizde bugün firma ölçeğinde hayati coğrafyada var olma misyonunun ön plana çıktığını göstermektedir. Firmalar, Doğu Avrupa, Balkanlar, Karadeniz ve Hazar havzaları ile Orta Asya, Ortadoğu  ve Kuzey Afrika’daki ülkelere, bu mercekten bakmaya başlamışlardır.
Türkiye ve Çin Modelleri
Küreselleşme neticesinde, gelişme ekseni tekrar yer değiştiriyor; Atlantik’ten (Avrupa’dan) Pasifik’e (Asya) kayıyor. Bu gelişme ise Türkiye’ye büyük bir fırsat sunuyor; TÜRKİYE MERKEZLİ BÖLGESEL İŞBİRLİĞİ VE İŞBÖLÜMÜ.
Ticaretin tarihsel damarı İPEK YOLU yeniden canlanırken, ÇİN SEDDİNDEN RUMELİ’ne uzanan bu efsanevi yola ev sahipliği yapan Türkiye ve Çin, dünyanın büyüyen 10 ekonomisi arasında yerlerini almışlardır. Türkiye ve Çin, bölgelerindeki ortak ticari alan ve serbest (gümrüksüz) ticaret entegrasyonlarında öncü olmuşlardır.  Küresel ekonomide bugün  Türk ve Çin modelleri üzerinde durulmaktadır. Türkiye ve Çin modelleri, hem piyasalardaki rekabet biçimleri hem de parlamenter demokratik (Türkiye) ve otoriter tek merkezlilik (Çin) açısından birbirinden ayrılmaktadır. Asya’nın doğusundaki Çin küresel bir çekim merkezi iken, Asya’nın batısındaki Türkiye nasıl böyle bir merkez olabilir? Bunun yanıtı bölgesel işbirliği modelinde yatmaktadır.
Küreselleşmenin ivme kazandırdığı ticarette bölgeselleşme eğilimlerinin neticesinde, Doğu Asya’da Çin merkezli bölge; K. Doğu Asya (Japonya, Kore), Hong Kong, Tayvan ve G.Doğu Asya (Endonezya, Malezya, Tayland, Vietnam, Filipinler, Singapur, Burma, Kamboçya, Laos)’daki komşularıyla bölgesel işbirliği çerçevesinde bir işbölümü ve sinerji yaratmaktadır. İhracat büyük ölçüde ABD pazarına doğru yapılırken bu işbirliğinde kilit konumdaki ülke ÇİN’dir. Çin, gelecek on yıl içinde, bahsedilen bölge ülkeleriyle birlikte AFTA-Asya Serbest Ticaret Bölgesi’ni yaratma yolunda ilerlemektedir.
Küresel bir ihracat dinamosu olarak Çin’in güneyindeki Kanton bölgesi, Türkiye merkezli bölgesel işbölümü önerisi açısından birçok ipuçlarını içerisinde taşımaktadır. Çin’in Kanton eyaletindeki İnci Nehri deltası küresel bir üretim üssü hüviyetindedir. Tüketim sanayine yönelik sayısız yabancı yatırımlı JV fabrikalar burada inanılmaz bir insan ve mal trafiği yaratmaktadır. Konteynerler, deniz otobüsleri, inip kalkan uçaklar, TIR’lar baş döndürücü bir dinamizm sergilemektedir.
Türkiye açısından Kanton modeli örneği değerlendirildiğinde, İstanbul ve hinterlandında yeralan Trakya bölgesi benzer çağrışımlar yapmaktadır. Bölge son 10 yıllık dönemde yeni merkezlerde (Çorlu, İkitelli) yenilenmiş fabrikaları, İstanbul’un dış dünya ile temas açısından yarattığı fırsatlar, ulaşım imkanları ve moda/fuar merkezi olma yönünde ilerlemesi, sadece Türkiye’nin değil, Türkiye’nin de içinde olduğu çok geniş bir bölgenin tarihten gelen metropolü ve imparatorluklar başkenti olma vasfı; bütün bu etkenler hep birlikte değerlendirildiğinde benzer bir dinamizmin yaratılması için ümitli olmamızı sağlayacak özelliklere sahiptir.
Türkiye de, bölgesel işbölümü/işbirliği ve bölgede ekonomik bir birlik, birliktelik yaratarak kuvvetlenme politikası ile bunun semerelerini tabii ki Çin gibi toplayacak ve yüksek büyüme hızları ile bölgeselleşmenin, bölgesindeki gelişmenin dinamosu olacaktır.
Çin, bölgesinde böyle bir bölgesel liderlik insiyatifini eline geçirmiştir. Bilhassa Clinton yönetimi ile birlikte, Büyük Çin (Greater China) kavramı işlenmeye başlanmıştır. Çinliler de 25 yıldan buyana ve devamlı %7-8 büyüyen ekonomileri ile bunun semeresini toplamaktadırlar. Clinton yönetimi Çin’i (daha doğrusu Büyük Çin=Çin+Hong Kong+Tayvan) dünyanın 10 gelişen ekonomisi arasında başköşeye oturtmuştur. Aynı dili konuşan Tayvanlı, Hong Kong’lu, Çin Halk Cumhuriyetindeki ve denizaşırı ülkelerdeki (ABD, İngiltere, Kanada, Tayland, Endonezya, Malezya, Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda) Çinliler bir network anlayışı içerisinde inanılmaz bir ekonomik dinamizm yaratıyorlar. Bunun altında yatan ise aynı dili konuşuyor olmaları, kültürlerinin aynı olması. Türkiye de bölgesindeki uluslar ile yüzyıllar boyu birlikte yaşamanın getirdiği benzeri bir avantaja sahiptir; yine bir network anlayışı içerisinde, benzeri bir ekonomik dinamizm yaratılması durumunda, Türkiye de bölgesel/küresel bir çekim merkezi haline gelebilecektir. Ekonomik bakımdan AB, ECO, KEİB ve İSEDAK bağlantılarımız ile Batı Dünyası’nın belli başlı kurumları içindeki konumumuz da bölgesel güç rolümüzü takviye edecek niteliktedir.
Bölgesel Ticaret Anlaşmaları-STA
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeleri (15), EFTA ülkeleri (7) ve STA-Serbest Ticaret Anlaşması (14) imzalanan Bosna-Hersek, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Hırvatistan, İsrail, Letonya, Litvanya, Macaristan, Makedonya, Polonya, Romanya, Slovakya ve Slovenya ile yani 357 Avrupa ülkesi, toplam 36 ülke ile ticareti bir serbest ticaret alanıdır
Bölgesel ticaret anlaşmalarına AB paralelindeki mevcut yaklaşımımızda, aksayan önemli bir unsur ise ülkemizin kendi çevresindeki ve önemli ihracat potansiyelimizin bulunduğu ülkeler ile ticareti geliştirme yönünde STA benzeri anlaşmalar akdedilmesine dair imkânların araştırılmıyor olmasıdır. Bunun önemli nedenlerinin başında gümrük birliğini hayata geçiren kararın dar yorumlanması ve yine gümrük birliği kurumlarının tek -AB- yanlı işlemesi gelmektedir. Mevcut yaklaşımda ülkemizin Rusya, İran, Suriye gibi coğrafi olarak yakın ve rekabet gücümüzün fazla olduğu pazarlara erişimini kolaylaştıracak anlaşmaların hayata geçirilmesine yönelik yaklaşımlar gümrük birliği duvarına çarpmaktadır. Türkiye ancak, AB bu ülkeler ile ikili bir ticari anlaşma imkanı aramaya başlaması halinde bu durumdan yararlanabilmektedir. Bir diğer bir örnek ise, ülkemizin kendi çevresinde rekabet avantajı bulunan büyük nüfusa sahip ülkeler dururken, STA önceliğinin halihazırda AB ‘ye mevcut yükümlülüklerimiz çerçevesinde Faroe Adaları, Malta, Fas gibi ülkelere verilmiş olmasıdır; kendi bölgemizde yeni STA’lar imzalanması için imkanlar araştırılmasının, her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz ihracat gelirlerimizin artırılması açısından yararlı olacağı aşikârdır.

Bölgesel Çekim Merkezi

Türkiye 1.4 milyar nüfuslu bir bölgenin (Avrupa, K.Afrika, O.Doğu, Avrasya) tam ortasında yer alırken, İstanbul’dan uçakla kuzey yönüne gidildiğinde Oslo (Norveç), batı yönüne gidildiğinde Rabat (Fas), güneye gidildiğinde Dubai (BAE) ve doğuya gidildiğinde Almatı (Kazakistan); bütün bu destinasyonlar İstanbul’a ortalama 5 saatlik uçuş mesafesindedir. Türkiye, Çin, Rusya ve Güneydoğu Asya ile Avrupa ve Ortadoğu arasındaki geniş ekonomik alanın tam ortasında yer almaktadır. Asya-Pasifik ekonomilerinin dinamizmi ile Avrasya’nın zengin enerji ve hammadde potansiyelini, Avrupa Birliği ve NAFTA ülkelerinin sermaye, teknoloji ve girişimciliği ile bağlayacak ekonomik koridorun merkezi aktörlerinden birisi olması mümkündür.
Ülkelerin coğrafi konumları, arazi yapıları, iklim, doğal kaynakları, kültürel ve tarihi bağları onların uluslararası politikalarının belirleyici unsurları arasındadır. Dünya ekonomisinde her ülke kendi siyasi sınırları dışında hedef bir ekonomik “hinterland” seçip, kısıtlı kaynaklarını, önceliklerini bu coğrafya üzerinde yoğunlaştırmaktadır Ekonomik “hinterland” kavramı son yıllarda “bölgesel bütünleşme” girişimleri şeklinde karşımıza çıkmaktadır. NAFTA, Mercosour, APEC, CEFTA, ve benzeri girişimlerin arkasındaki “motor” hep bu coğrafyaların en güçlü ekonomileridir. ABD, Japonya, Almanya, Brezilya, Rusya ve Çin sadece kendi bölgelerindeki bütünleşme girişimlerinin değil, aynı zamanda dünya ekonomisinin de “lokomotif” ülkeleri konumundadırlar.
Avrupa ile Asya giderek birbirine yaklaşmaktadır. 2010 yılında Avrasya ekseninde 700 milyon tüketiciyi kapsayacak, merkezinde AB’nin bulunduğu bir ekonomik bütünleşmenin gerçekleşmesi beklenmektedir. Avrasya ekseni merkezinde yeralan Türkiye’nin bu entegrasyon sürecindeki yerini güçlendirmesi, bölgesel açıdan cazibe merkezi olmasına yardımcı olacaktır.
Üç Stratejik Bölge
Türkiye’nin coğrafi konumuna ve dış ticaretine bakıldığı zaman, yakın gelecekte, ithalat ve ihracat üzerinde etkili olabilecek üç bölge göze çarpmaktadır  Birincisi AB ve EFTA ülkelerinin oluşturduğu bölge, ikincisi Orta ve Doğu Avrupa ile KEİB ülkelerinin oluşturduğu bölge ve üçüncüsü ECO bölgesidir. Tarihi, coğrafi ve ekonomik bağlarımızdan kaynaklanan AB, KEİB, ECO gibi bölgesel entegrasyonlar ve komşu ülkelerle ekonomik işbirliği çabaları biribirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Dış ticaret politikamızın geleneksel Avrupa boyutunun yanında, Avrasya ile ticaretin geliştirilmesi kapsamında KEİB ve ECO çerçevesindeki işbirliği güçlendirilerek, Türkiye’nin üyesi olduğu uluslararası örgütler ile ECO ve KEİB gibi bölgesel ekonomik işbirliği çabaları arasında rasyonel ve sistematik bir koordinasyon sağlanmalıdır. Soğuk savaşın sona ermesi ve Doğu Blokunun çöküşü neticesinde, Karadeniz Bölgesi’nde yeni bir işbirliği alanının ortaya çıkması, hızlı bir ivme ve geniş bir katılımla kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın (KEİB), bölge ülkelerine geniş işbirliği olanakları vaat eden potansiyelinin harekete geçirilmesi için sarf edilen çabaları artıracaktır.
Türkiye’nin en yakın coğrafi ortağı, Orta Doğu’dan sonra, Balkanların da içerisinde yeraldığı Orta ve Doğu Avrupa bölgesidir. Bu bölge, gelecek 10 yıllık dönemde, dünyanın dışarıya en hızlı açılan bölgesi olacaktır. Bu nedenle, bu yöredeki gelişmeler Türk firmalarını da etkileyecek ve Türkiye’de yerleşik firmaların ihracatında olumlu yönde gelişmelerin olmasını sağlayacaktır. Türkiye, Orta ve Doğu Avrupa’daki 13 ülke ile serbest ticaret anlaşması imzalamıştır. Bunun yanısıra, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan hızlı liberalleşmenin sonucunda, ilişkilerimizin ve bunun paralelinde, bu bölge ile olan ihracat ve ithalat hacminin hızla artması beklenmelidir. Türkiye’nin Batı Avrupa’dan sonra ikinci en önemli pazarı, Balkanların da içerisinde yeraldığı Orta ve Doğu Avrupa pazarı ve özellikle de Karadeniz yöresi olacaktır.
Doğu Avrupa’dan söz ederken, bu bölgeye giren 15 ülkenin 9’unun aynı zamanda Balkan ülkesi oldukları pek düşünülemez. Yalnız bu gerçek bile, Balkan yarımadasının tarih boyunca sahip olduğu stratejik önemi arttırıcı öneme sahiptir. Dolayısıyla, Avrupa barışı, aynı zamanda Balkan barışı demektir. Tarihsel aklın bizi gerçek ve kalıcı bir Balkan işbirliğinin Türkiye’nin katkısı olmadan gerçekleşemeyeceği genellemesine götüreceğini söylemek gerekir. Böylece, Türkiye, Doğu Avrupa’nın ve giderek bütün kıtanın istikrar ve barışı için vazgeçilemeyecek bir ülkedir. Türkiye’nin Balkanlar’da karşılıklı ilişkileri geliştirme yönündeki içten politikası, Batı ve Doğu Avrupa arasındaki ilişkiler ağının geniş çerçevesi içinde değerlendirilmelidir. Türkiye’nin bölgesel işbirliği planları, Avrupa’da bütünleşmeyi hızlandıracak daha geniş bir düzenlemenin parçaları olarak görülmelidir. Eğer Avrupa bir işbirliği ve istikrar kıtası olacaksa, üzerine oturacağı bölgesel işbirliği birikimlerine gereksinim duyacaktır. Balkan ve Karadeniz işbirliklerinin başarısı, yalnız Avrupa’nın genel istikrarına katkıda bulunmayacak, aynı zamanda Türkiye’nin çevrili olduğu bölgeleri de etkileyecektir. Dolayısıyla, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya ve Doğu Akdeniz bölgelerinin kesişme noktasında bir “dingil” görevini üstlenen Türkiye, yeni bir yapılanma arayışı içindeki Avrupa için yaşamsal öneme sahiptir.
Komşu Ülkelerle Ticareti Geliştirme Stratejisi
Bugün dünya geneline baktığımızda, bölgesel entegrasyonların ve dolayısıyla komşu ülkelerle ticaretin hızla geliştiğine ve ülkelerin bu yönde bir politika izlediğine tanık olmaktayız. Dünyada görülen bu gelişmeye karşı, gerek coğrafî, gerek kültürel ve tarihsel yakınlık avantajına sahip olduğumuz, gerekse ekonomilerimizin birbirlerini tamamlayıcı yapıda bulunduğu komşu ülkelerdeki ticaret potansiyelinin değerlendirilebilmesi açısından, Türkiye, 2000 yılından itibaren “Komşu ve Çevre Ülkelerle Ticareti Geliştirme Stratejisi” uygulamaya başlamıştır. Söz konusu strateji, çevredeki ülkeleri, Komşu (Ön Hat Ülkeleri) ve Çevre ülkeler olarak iki kategoriye ayırmaktadır.
Komşu Ülkeler/Ön Hat Ülkeleri kavramıyla, Türkiye ile arasında geçiş zorluğu olmayan ve başka bir ülke üzerinden geçmeksizin doğrudan kara ve/veya deniz bağlantısı vasıtasıyla Türkiye ile ortak sınıra sahip ülkeler ifade edilmektedir. Bu gruba giren ülkeler; Azerbaycan/Nahçivan Özerk Cumhuriyeti, Gürcistan, İran, Irak, Suriye, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya Federasyonu’dur.
Ortak bir sınıra sahip olmamakla birlikte, Türkiye ile gerek coğrafi gerekse kültürel ve tarihsel yakınlığı bulunan ve belirli bir nüfus ve ekonomik potansiyeli olan ülkeler, çevre ülkeler olarak tanımlanmaktadır. Bu gruba giren ülkeler; Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan, Libya, Mısır, Tunus, Cezayir, Fas, Sudan, İsrail, BAE,   Suudi Arabistan, Ürdün, Lübnan, Arnavutluk, Moldova, ve Makedonya’dır.
Sözkonusu 28 öncelikli ülkeye yönelik ihracatta, devlet yardımları daha etkili ve artırılarak uygulanacak, bu ülkelerde düzenlenecek fuarlarda bu ülkelere yönelik tanıtımlarda, öngörülen devlet yardımlarının tutarı ve süresi uzatılabilecek, bu ülkelere yönelik ticari ziyaretlere öncelik verilecek ve yoğunlaştırılacak, Karma Ekonomik komisyon toplantılarının öncelikle tamamlanması sağlanarak, mevcut sorunların giderilmesine çalışılacak ve ayrıca, sınır boylarındaki ticaretin geliştirilmesi için sınır ticaret merkezleri kurulacaktır.
Temel dış ticaret politikaları bölgesel bir strateji kapsamında oluşturulurken coğrafi yakınlığın ticari ilişkilerin üzerindeki etkisinin göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Bu husus Kuzey Amerika, Avrupo ve Uzak-ûoğu Asya’da çarpıcı bir biçimde görülmektedir. “Komşu ve Çevre Ülkelerle Ticareti Geliştirme Stratejisi” çerçevesinde komşu ülkelerle olan siyasi ve ekonomik ilişkiler geliştirilmesi, karşılıklı güvene dayanan ekonomik, ticari münasebetlerle desteklenmiş ve derinleştirilmiş ilişkiler kurularak ticaretin artırılması; ülkemizin ihracat hacmine katkıda bulunmasının yanısıra, ticari ilişkilerin siyasi ilişkileri şekillendirdiği günümüzde, Türkiye’nin yakın çevresindeki ülkelerde siyasi anlamda etkinliğinin artırılması açısından da önemli bir araç niteliği taşımaktadır.
21. yüzyılda Türkiye’nin arzulanan gelişmişlik seviyesine gelebilmesi ancak ve ancak siyasi ilişkilerin, ticari çıkarlara göre şekillendirilmesi ile mümkün görülmektedir. Bu çerçevede toplam ithalatı 150 milyar doları bulan Ortadoğu bölgesinin, Türkiye’nin ihracatı içerisindeki payının, önümüzdeki sekiz yılın sonunda, yüzde 25-30’lara yükseltilmesi hedeflenmektedir. 100 milyar doları aşan ithalat, 625 milyar doları bulan GSYİH değerleri ile Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü, Türkiye açısından bir diğer önemli pazar konumundadır. On yıllık geçiş süreci sonunda yapısal pek çok sorunları geride bırakan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile ilişkilerin ticari boyuttan daha ileride ekonomik bir perspektif içerisinde geliştirilmesi, Türkiye’nin bölgede ağırlığını artırmasını sağlayacaktır.
SONUÇ
21. yüzyılda dünya ekonomisinin şekillenmesinde “bölgeselleşme” en önemli eğilim olacaktır. Küresel düzeyde ticaretin liberalleştirilmesi ve bölgesel düzeydeki entegrasyonların artması suretiyle yaşanan süreç dünya ticaretini arttırmaktadır. Küreselleşme ve bölgeselleşme süreçlerinin kaçınılmazlığı neticesinde, bir ülkenin başarılı olabilmesi bu iki gücü yönetebilmesine bağlı kalacaktır. Küreselleşme sürecinde başarı, bölgeselleşme sınavında başarılı olmayı gerektirmektedir. Küreselleşmeye ayak uydurabilmenin en iyi yöntemi, bölgesel ekonomik entegrasyon süreçleri oluşturmaktır. Bu süreçlerin izlenmesi ve incelenmesi Türkiye açısından önemli stratejik dersler çıkarabilme imkanı vermektedir.
Diğer yandan, Avrasya/aşma süreci Avrupa ile Asya’yı giderek birbirine yaklaştırmaktadır. Avrupa, Asya ve Afrika’nın düğüm noktasında yer alan Türkiye, her üç kıtadaki bölgelerin de merkezinde bulunmaktadır. Türkiye 1.4 milyar nüfuslu bir bölgenin (Avrupa, K.Afrika, O.Doğu, Avrasya) geniş bir ekonomik alanın tam ortasında yer almaktadır. Türkiye, halen Doğu Avrupa’daki, Balkanlar’daki, Karadeniz ve Hazar havzalarındaki ve Ortadoğu’daki en büyük ekonomidir. Üç kıta üzerine yayılmış 600 yıllık muazzam bir İmparatorluğun mirasçısı olan Türkiye, kendisini her zaman bir bölgesel güç merkezi olarak tanımlaya gelmiştir. Asya, Avrupa ve bir ölçüde Afrika kıtalarına ulaşma yollarının tam kesişim noktasında yer alan ülkemiz, bir taraftan Kafkaslar yolu ile Hazar Denizi ‘ne, Orta Asya ‘ya ve Avrasya’ya, diğer yandan Balkanlar üzerinden Batı, Orta ve Doğu Avrupa’ya, Akdeniz üzerinden Kuzey Afrika ve Ortadoğu’ya erişebilecek bir coğrafyanın üzerinde bulunmaktadır. Burada bahsedilen çok sayıdaki bölge ile bu denli bağlantılı olma vasfı Türkiye’yi sadece bölgesel değil ama bölgelerarası merkez konumuna da getirmektedir. Nitekim, AB ve Doğu Avrupa ülkeleri için Almanya ne anlam ifade ediyorsa; Taşkent’ten, Bağdat’tan, Tiflis’ten, Sofya’dan bakıldığında Türkiye de bu ülkeler için benzeri bir ekonomik çekim merkezini temsil edebilir.
Değişen bölgesel ve küresel gerçekler karşısında, Türkiye’nin dış ticaret politikası önceliklerini uzun vadeli bir perspektifle, yeni dinamiklere dayanan bölgesel ve küresel konjonktürle uyumlu olacak biçimde bölgesel pazarlara yönlendirmesi gerekli gözükmektedir. Böylelikle bölge ölçekli gelişmeler sadece izlenmekle yetinilmeyip yönlendirilecektir de. Bölgedeki ülkelerle tarihi, kültürel ve ekonomik ilişkilerimiz, ticaret temelli bölgesel bir entegrasyonu kolaylaştırmaktadır. Bölge içindeki gerilimi düşürmek ve barış ortamını kalıcı kılabilmek amacıyla ortak çıkar alanları oluşturmak için ekonomi ağırlıklı projeler geliştirilmelidir.   Bölgedeki tarihi, coğrafi ve kültürel birliktelik, bölgesel ekonomik dinamizmin altyapısını ve sağlam temelini teşkil etmektedir. Bölgesini ayakta tutanlar, ülkesini ayakta tutabileceklerdir. Borç kapanından kurtulmanın da yegâne yolu, bölgesel ciddi ekonomik paktlar oluşturmaktan geçmektedir. Kendi dengimiz veya biraz aşağımızda olan ekonomik güçlerle ticareti yoğunlaştırmalıyız. Sadece Batı’ya bakan bir Türk ekonomisi, ticaret dengesini asla düzeltemeyecektir. Ticaret dengesi düzelmedikçe yüksek maliyetli borçlanma devam edip gidecektir.
Bölge ve Avrasya coğrafyası Türkiye için çok büyük bir ekonomik ve ticari potansiyeli barındırmaktadır. Türkiye, bütüncül bir bakış açısıyla, gözlerini bölge ve Avrasya gerçeğine çevirerek, bölge ve Avrasya ile ekonomik ve ticari ilişkileri geliştirip, kurum/aştırdığı ölçüde “bölge gücü” konum ve etkisini genişletme, derinleştirme şansına sahip olacaktır.
Dünyadaki küreselleşme eğilimi ve hızlanan bölgesel entegrasyonların bir sonucu olarak yoğun rekabetin yaşandığı uluslararası pazarlarda yer edinebilmek için, Türkiye, her iki süreç açısından da ticaretini uyarlamaya çalışmaktadır. Ülkemizin dış ticaret dağılımı üzerinde coğrafi yakınlığın avantajı, Batı Avrupa ile olan ticarette kullanılırken, diğer bölgelerle ekonomik ve ticari ilişkilerde yeterince kullanılmamaktadır. Oysa ulaştırma maliyetleri, tüketim kalıplarındaki benzerlik, kültürel yakınlık gibi faktörlerin dış ticaret işlemleri üzerindeki bilinen etkileri göz önüne alındığında Türkiye’nin çevresinde çok büyük bir pazar ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’nin coğrafi pozisyonunun getirdiği bölgelerarası merkez konumundan yararlanarak, bölgesel strateji kapsamında, Orta ve Doğu Avrupa, Balkanlar, Avrasya (Karadeniz ve Hazar Ülkeleri), Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi bölgesel pazarlara doğru da ticaretin yönlendirilerek, Türkiye’nin ticaretinin bölgeselleştirilmesi; 21. yüzyılda dünya ekonomisinin şekillenmesinde en önemli eğilim olan “bölgeselleşme” ve dolayısıyla küreselleşme konusunda ülkemizi dünyada lider ülkelerden biri haline getirebilecektir.

Gelecek sayıda, burada bahsedilen bölgelerden biri olan Balkanlar’da, ticaretin bölgesel bir ekonomik dinamizm yaratmasına yönelik öneriler incelenecektir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme