25 Eylül 2017 Pazartesi

Bu yazıyı okuyup bir kenara koyun..

İbrahim Karagül
25 Eyl 2017, Pazartesi

Irak’ın toprak bütünlüğünü değil, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tartışıyoruz. Sadece Irak’ın geleceğini değil, özellikle Türkiye’nin geleceğini güven altına almaya çalışıyoruz. Kirli enformasyondan, zihin operasyonlarından, duygusallıktan, lobilerden, Batılı kamuoyu çalışmalarından, Barzani istihbarat ağından kurtulup gerçeğe yönelmeye, gerçeği görmeye, uyarmaya, Türkiye için sesimizi duyurmaya çalışıyoruz.

Mesut Barzani’ye bugün yaptırılan referandumun bir adım sonrası Suriye’nin kuzeyinde de aynı senaryonun sahnelenmesi olacaktır. Referandumla Irak’ın kuzeyinde oluşturulan harita Suriye topraklarına uzanacak, ikinci adımda orada aynı oyun tezgâhlanacaktır. Bu iki bölgede oluşturulan harita çalışması, çok uzak olmayan bir gelecekte, belki birkaç yıl içinde Türkiye’de de sahnelenecektir.

PKK/PYD üzerinden, Barzani üzerinden yıkıcı dış müdahale

Suriye ve Irak’taki savaş Türkiye içlerine servis edilecek, bugün sınırlarımızda durdurmaya çalıştığımız tehdit Anadolu içlerine kadar ilerleyecektir. Çünkü hiçbir ülke, tehdidi, savaşı sınırın sıfır noktasında durduramaz. Eğer kriz sıfır noktasına yerleşmişse ve siz hiçbir şey yapmıyor, o savaşı sınırlarınızdan çok uzağa itemiyorsanız, o savaşı ülkenizin içlerinde karşılamaktan başka çareniz olmayacak demektir.

Türkiye ve hemen bütün bölge, Kürt milliyetçiliği üzerinden servis edilen yıkıcı bir çokuluslu proje ile karşı karşıyadır. Mesele sadece PKK/PYD değildir. Çünkü artık bölgede terör meselesi yoktur. Çünkü tehdit, terör terminolojisi ile konuşulacak boyutları çoktan aşmıştır.

Terör dediğimiz her şey bir dış müdahaledir, dış tehdittir, işgal girişimidir. Mesele Barzani de değildir. O, büyük projenin küçük oyuncusudur. Barzani ve PKK/PYD üzerinden servis edilen her şey, bir çokuluslu müdahaledir, ülkelerimizi hedef alan, tehdit eden yıkıcı bir fırtınadır.

Her ülke için bir yeni “harita taslağı” vardır

Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana coğrafyamıza yönelen en büyük tehditle yüz yüzeyiz. Irak işgali bile bu kadar yıkıcı bir müdahale değildir. Artık müdahalelerden, işgallerden, çıkarılan iç savaşlardan, terör örgütleriyle yürütülen zayıflatma girişimlerinden sonra mesele “harita oluşturma” aşamasına gelmiştir.

Dünya savaşı sonrası oluşan haritalardan sonra ilk kez yeni haritalar dönemi böylece başlatılmıştır. İlk kez işgallerden bir adım sonrasına gidilmekte, ülkelerin parçalanması gerçeğe dönüştürülmekte, bugüne kadar kapalı kapılar ardında çizilen haritalar somutlaştırılmaktadır.

Bu harita taslakları sadece Irak ve Suriye için çizilmemiştir. Türkiye için de bir harita vardır, İran için vardır, Pakistan için vardır, S. Arabistan için de vardır. Bölgenin diğer güçlü ülkeleri için de vardır. Coğrafyanın tamamına yönelen çok büyük bir tehdit kapımıza dayanmıştır. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde oluşturulmaya çalışılan harita genişletilecektir. Türkiye’yi doğrudan hedef alacaktır, yüzlerce kilometrelik “Türkiye’ye saldırı cephesi”ne dönüşecektir.

Sınırlarımıza İsrail üsleri, füze rampaları kurulacak..

Birkaç yıl içinde, “Türkiye cephesi” açılacak, ülkemizi Iraklaştırma, Suriyeleştirme süreci başlatılacak, bu yönde çok güçlü bir uluslararası kamuoyu oluşturulacak, bölgesel ortaklar bulunacak, Batılı bir irade ortaya konulacaktır.

Çünkü bu kuşak, ABD ve İsrail başta olmak üzere, bölgeye müdahil olan bütün Batılı güçler için garnizona dönüşecek, askeri üslerle donatılacaktır. Yabancı orduların coğrafyanın kalbine yerleşeceği, Haçlı Savaşları dönemindeki gibi ince ince işgallere girişeceği bir operasyon alanı olacaktır. Yakında Türkiye sınırlarında, İran sınırlarında ABD üsleri kadar İsrail üsleri de kurulacak, füze rampaları yerleştirilecektir.

Bu kuşak insansızlaştırılacak, coğrafyaya yabancılaştırılacak, Filistin topraklarının işgaline benzer proje alanına dönüşecektir. İşte o zaman coğrafyayı yeniden dizayn etmeye girişenler, bütün bölgeye buradan müdahale edecek, ülkeler buradan vurulacaktır.

Kimlikler üzerinden işgaller yürütülüyor

Mesele Kürt meselesiyle sınırlı değildir. Bugüne kadar bölgemizdeki bütün kimlikleri Batılı istila için kullanmayı başaranlar bu sefer Kürt milliyetçiliği üzerinden oyun kurmaktadır.

Müslüman kimliği üzerinden örgütler kurup yirmi yıldır ülkeler işgal edenler, etnik kimlik üzerinden kırk yıldır bizi ve başka bölge ülkelerini yoranlar, son olarak mezhep kimliği üzerinden bütün coğrafyayı parçalamaya yeltenenler, İsrail’den, Akdeniz’den İran sınırına kadar yeni haritayı Kürt kimliği üzerinden oluşturmaktadır.

Bu amaçla bölgede 21. yüzyılın tehciri sayılabilecek demografik düzenlemeler yapmakta, şehirlerin kimliğini değiştirmektedir.

Sadece İsrail destek veriyor, iddiası yalan!

Referandumun sadece İsrail tarafından desteklendiği tezi yalandır. ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkeleri tarafından desteklenmektedir. Çünkü bölgede korkunç bir ganimet paylaşımı yapılmakta, herkes kendi payını almaya çalışmaktadır. Destek değil, projenin kendisi onlarındır. Bölgesel bir direnç olmaması için şimdilik bu amaç gizlenmekte, bölge ülkelerinin reaksiyonunun böylece önüne geçilmektedir.

Dahası, Türkiye içinde ABD ve AB ülkelerine yakın çevreler tarafından destek görmektedir. Yine Barzani’nin Türkiye içindeki istihbarat ağı ve onun etkisindeki kişi ve çevrelerle, PYD kriptoları da işin içindedir.

İçerideki gizli ortaklar: Yarın Türkiye’yi onlar bölecektir..!

Bu lobi grupları, gizli ortaklar Türk medyasını, kamuoyunu, iktidar alanlarını etkilemekte, siyasi aklı zehirlemeye çalışmaktadır. Medyada bu yönde çabalar açıkça kendini göstermekte, birçok kişi ve çevre afişe olmaktadır.

Bugün, Türkiye ile Arap/İslam dünyasının bütün bağlarını koparacak ve ülkemizi kuşatma altına alacak olan o yabancı kuşak için seferber olanlar, emin olun, yarın “Türkiye cephesi” dediklerinde ülkemizin bölünmesi için seferber olacak, harekete geçecektir. Bugün referanduma açık, Suriye’nin kuzeyindeki PKK koridoruna gizli destek verenler, açıkça Türkiye’nin bölünmesi için şimdiden hazırlanan kişi ve çevrelerdir. Onlar o gün de; “Ne olacak ki, Türkiye de bölünsün, herkes ne istiyorsa o olsun” diyecekler, göreceksiniz…

Şii-Sünni meselesi değil: Bu son fırsat, unutmayın

“Barzani Kürt, İran Şii, ne yani Şiiler mi bölgeye gelsin” argümanı bu çevrelerin eline tutuşturulmuş “üretilmiş bahane”lerden en güçlüsüdür. Her işgalin, her yıkımın bir bahanesi üretilir ve pazarlanır. Mesele Şii-Sünni değil, jeopolitik bir meseledir, Türkiye’nin merhameti sömürülerek Türkiye’ye tuzak kurulmaktadır.

Türkiye, bütün bu zihinsel operasyonları bir kenara iterek, Selçuklu’dan beri devam eden siyasi aklını harekete geçirmek, bugüne, konjonktüre değil geleceğe bakmak, öyle hareket etmek zorundadır. Bugün bunu yapamazsa, oyalanırsa, birileri tarafından meşgul edilirse, içeriden hareketsiz bırakılırsa bir daha hareket etme kabiliyeti bulamayacaktır.

Çünkü bir yıl sonra bölgenin şartları tamamen değişecek, haritalar için çevresel şartlar olgunlaştırılacak, artık askeri anlamda da bir seçenek kalmayacaktır.

Yüzyılların siyasi aklı harekete geçirilmeli…

Ama ben; bütün bunlara rağmen, coğrafyayı istila edip paramparça edecek müdahalelere rağmen, Türkiye’nin bir şekilde hesap bozucu karakterinin öne çıkacağına inanıyorum. Siyasi aklın, devlet aklının, kamuoyu hassasiyetinin tehlikeyi görüp pozisyon almasını bekliyorum.

Çünkü savaşı Anadolu içlerinde istemiyorsak harekete geçmek zorundayız. Birkaç yıl sonrasını görebiliyorsak harekete geçmek zorundayız. O kuşağı yarmak, o yabancı garnizon alanını delik deşik etmek, Türkiye’yi ve bütün bölgeyi kurtarmak zorundayız.

Yüzyıllardır bunu hep yaptık. Bir kez daha niye yapmayalım.. Sadece gözlerimizdeki perdeyi kaldıralım! Tekrar edelim:

Bu sefer müdahil olamazsak bir daha hiç olamayacağız. Savaş ve parçalanma Türkiye içlerine servis edilecek, birkaç yıl içinde Türkiye için de bir “yeni harita” masaya konulacaktır!

İşte biz bunu bozacağız…

1718 Pasarofça ve 1721 Runik

1718- Pasarofça yenilgisi.. 300 yıllık çöküş başlıyor

1721- Runik alfabe keşfediliyor. Türkçenin ilk yazılı belgeleri olan Türk runik harfli metinler üzerinde çalışmalar başlatılıyor.

http://www.turkcewikipedia.org/wiki/Runik_yaz%C4%B1


Türk Runik Bibliyografyası

Türk Runik Bibliyografyası

1721 yılında keşfedildikleri günden bu yana, Türkçenin ilk yazılı belgeleri olan Türk runik harfli metinler üzerinde birçok çalışma yapılmıştır. 1893 yılında Vilhelm Thomsen’in, harfleri çözmesiyle, bu yayınların daha da arttığını söylemek gerekir. Orta ve İç Asya üzerinde çalışan bilim adamlarının konuyla ilgilenmesi, bu yazıtların bibliyografyasını oldukça hacimli bir hâle getirmiştir.

Bir ucu Moğolistan bozkırlarında, diğer ucu Doğu Avrupa’da bulunan ve bu kadar geniş coğrafyada etkili olmuş dil, kültür, edebiyat, din gibi birçok bakımdan ele alınabilecek bir çevrede yazılmış çalışmaları bir araya toplamak gerçekten zor bir iştir. Burada yalnızca Doğu veya Batı Kök Türk dönemi değil, Uygur Kağanlığı, Manihaist ve Buddhist çevrede ele geçmiş runik harfli metinler, Orta Asya, Hazar bölgesi, Doğu Avrupa’da runik metinler bırakmış halklarla ilgili yayınlar da bibliyografyada bulunmaktadır.

Türk runik harfli metinlere, doğrudan veya dolaylı değinilmiş, dil, edebiyat, tarih, sanat, din, sosyoloji, felsefe gibi birçok bilim dalında yazılmış eserler bir araya getirilmiştir.



Paşaların Asya Misyonu

Ehliyet, liyakat ve sadakat; Celal Tahir

Ehliyet, liyakat ve sadakat

  • Celal Tahir


Kadim bir Anadolu deyişidir. Ağaç demiş ki baltaya “Sen beni kesemezdin ama sapın benden. Ölen ben, öldüren benden.
 
Uzun zamandır modern Batı uygarlığı Osmanlı’ya ve onun sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bu düsturu uygulamakta oldukça mahirdir. En son FETÖ bunun bir örneği olarak kabul edilebilir. Hakikaten ortaya çıkan bu durum oldukça düşündürücüdür. Burada önemli olan bu baltalara bu ağaçlardan bu sapların nasıl bulunulabildiğidir. Ahmet Emin Yalman 2. Dünya Savaşı sırasında Nazilerden kaçıp İstanbul’a sığınan Alman-Musevi bilim adamlarından Prof. Andreas Schwarz’a, ayrılmadan önce Türkiye’de neler gördüğünü sorar. Schwarz şu cevabı verir: Türk milleti bünyesinde esaslı ve korkunç bir hastalık var. Türkiye’de iyi niyetli, temiz içli, dürüst aydınları yok etmek, yollarını kesmek, kendilerini bıktırıp kaçırmak için devamlı ve insafsız bir kıyım devam ediyor. Gerçek demokrasinin tabii amacı, en iyileri bulup üste çıkarmak, kendilerine serbestçe çalışmak ve kalkınma yaratmak için yetki ve imkân vermek olduğu halde, Türkiye’de kötü bir seçme ve ayırma sistemi hâkimdir. Yeni ve üstün değerler sürekli yok edilir, orta ve düşükler, sivrilmenin ve başa yükselmenin yolunu bulur. 
 
Burada bugüne dair söylenmesi gereken, kamuya eleman alımında gözetilmesi gereken şey ehliyet liyakat ve sadakat olduğudur. Bilinip söylenmesine rağmen bu noktadan uzaklaştığımız açıktır. Sadece son dönemin bir sorunu olmamakla birlikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Ak-Parti hükümeti Yeni Türkiye’yi inşa ederken, bu ilkeyi de yerleştirmek durumundadır. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz’in hicret sırasında kılavuzunun müşrik ama mert ve güvenilir olan Abdullah b. Uraykıt olduğunu hatırlatmak yeterince izah edicidir. Bugün de devlete alınacak kişiler işinin ehli ve devlete sadık olmalıdır.
 
Ehliyet, liyakat ve sadakat meselesinin dikkatle irdelenmesi gereken iki yönü vardır. Sadakat açısından esas olan, kişinin bir başka devlet ve istihbarat örgütüyle ilişkisi olmamasıdır. Kişinin cemaati, dini, mezhebi değildir esas olan. Bu mesele bu şekilde ele alınmadığında, sadakat ile dalkavukluk birbirine karışır. Bu durumda kişilik erozyonuna uğramış çok kimse hak etmediği makam ve mevkileri işgal eder. Esasen bir harekette sadakat, hareketin prensiplerini ve hedeflerini tahakkuk ettirmek için gerekli olan meziyettir. Dalkavukluk ise liderin şahsına doğrudan ve kayıtsız-şartsız tâbi olmadır. Bu vaziyette kişilerin lidere olan bağlılıkları hareketin hedeflerini gerçekleştirmeye daha az hizmet edebilir. Ve lidere böyle bağlılık, hareketin prensiplerini tahakkuk ettirme noktasında da bir aşınmaya ve çözülmeye sebebiyet verebilir. Bazen de dalkavukluk, bazı kişi ve grupların lideri manivela olarak kullanıp, tasarrufta bulunmaya çalışmalarının ince bir maskesi olabilir.
 
Kişi halinin cahili değildir
 
Ancak meselenin kişisel ve ahlaki boyutunun haricinde önemli bir yönü daha vardır. Bu şekilde hak etmedikleri yerleri işgal eden ve ahlaken de giderek erozyona uğrayan kişiler, bir organize yapıya dâhil olsun ya da olmasın mevcut pozisyonlarını sürdürmek uğruna hemen her şeyi yapacaktır. Ayrıca bazen birden fazla yapıyla gevşek ilişkiler kuranlar ve akrabalık-arkadaşlık ilişkilerini kullananlar da hesaba katılmalıdır. Tüm bunlar çoğu zaman hak etmedikleri makam ve mevkileri işgal edecek ve kalite düşecektir. Bu kişilerse, ‘kişi halinin cahili değildir’ prensibi uyarınca kendilerini bilmektedir. İşgal ettikleri makam ve mevkileri korumak gayesiyle prensipsiz davranarak kişiliksizleştirmeyi sürdürürler. Herhangi bir yabancı operasyonun istinat noktaları, aletleri, maşaları haline gelmeye de müsaittirler. Çünkü zaten hak etmedikleri bir pozisyonda oldukları için, üç ay sonrasında bulundukları koltukları-pozisyonları koruyup koruyamayacaklarından dahi emin değildirler ve bu sebeple gayet endişelidirler. Dolayısıyla bu kişiler ile uygun usuller ile irtibat kurulduğunda memleket açısından son derece riskli operasyonlara da dâhil edilebilirler, edilirler. Ki bu kişilerin bazen hangi operasyonun ne derece ve hangi fonksiyonda içinde yer aldıklarından haberleri dahi olmaz.  Ehliyet ve liyakat prensibinden uzaklaşılmasının memleket, devlet ve millet açısından en vahim neticelerinden birisi de budur. Bir diğeri de, bazen Masonların, bazen FETÖ yahut daha başka organize ve konspiratif yapıların, elemanlarını kamuda rahatlıkla istihdam edebilmesidir. Zaten Türkiye’de devlet çok çeşitli ideolojik gruplar tarafından ele geçirilecek bir yapı olarak telakki edilmiştir/edilmektedir. Sol zaten devrimci dolayısıyla yıkıcı bir zihniyete ve hatt-ı harekete sahiptir. Diğer yandan bu mesele “İslamcı çevrelerdeki evvelde burası darül harb midir, darül İslam mıdır?  Cuma namazı kılınır mı, kılınmaz mı?” münazaralarıyla da irtibatlıdır. Bir yönüyle oldukça manasız görünen bu münakaşalar esasen devleti ele geçirme ve bunun için her türlü yolu mubah-meşru görme zihniyetinin Türkiye İslamcılığındaki arka planını açıklar. Ülke ‘Cuma namazının kılınıp kılınmayacağı tartışmalı olan bir ülke’ olduğu vakit devleti ele geçirmek için her türlü usulsüzlük, usul halini alabilmektedir. Bu kavramların belirlediği hareket hattı,  mensuplarının hayatı ve hadiseleri İslamcılığın ideolojik merceğinden kırıldığı haliyle algıladıkları ve kavradıkları için ortaya çıkmıştır. Devlete ve Türkiye’ye karşı bu bakış açısının terk edilmesi için esas itibariyle İslamcılığın bu ideolojik yapısı üzerine düşünülmesi gerekir. Esasen AK-Parti iktidarında bu noktada önemli ölçüde mesafe alınmıştır; ancak en son ortaya çıkan FETÖ grubu ve 15 Temmuz darbe girişimiyle beraber bu noktanın derinlemesine gözden geçirilmesi ve devlete karşı bu bakışın değiş(tiril)mesi gerekmektedir.
 
Toplumsal barış için...
 
Ehliyet ve liyakati devlet ve hükümet hayatında prensip edinmek, adaleti tahakkuk ettiren en önemli hususlardandır. Bu böyle olduğunda toplumda genel olarak insanların hak ettikleri durum, pozisyon ve vazifelere gelmeleri-getirilmeleri noktasında isabetli davranıldığı kanaati yerleşir. Dolayısıyla toplumun kahir ekseriyetinde devletin adalet ile idare ettiği duygu ve düşüncesi oluşur, pekişir. Buna bağlı olarak toplumun çeşitli siyasal, sosyal, kültürel, etnik, dini kümeleri toplum ve devlet hayatında yer ve temsil edilir. Bu da zaten adaletin tahakkuk ettiğinin bir başka ölçüsü ve tezahürüdür. Osmanlı son dönemlerine kadar bu prensibi gayet iyi uygular. Üç kıta ve yedi iklimde, 72 milletin harekât ve sekenâtını adalet ve ustalıkla sevk ve idare edebilmesinin sırlarından biri de budur. Aslında bu sır da değildir. Osmanlı’da bir takım devlet işlerinin bir nevi bir sektör gibi bazı siyasal, dini, etnik gruplara tahsis edilmiş gibi gözükmesi de bu anlattıklarımızla irtibatlıdır ve açıklayıcı niteliktedir. Çünkü genel olarak bu gruplar işlerinin ehlidir. Osmanlı bunu iyi uyguladığı için imparatorluk olmuştur. İmparatorluk olduğu için bunu uygulamış değildir. Tarihî ve mantıkî olarak doğru ifade budur. 
 
 Ayrıca ehliyet ve liyakati devlet ve hükümet hayatında prensip edinmek devletin devamlılığı ve bekası açışımdan da elzemdir. Yani işler ehline emanet edildiğinde, devletin, memleketin ve toplumun gelişme hızı ve ivmesi de ciddi ölçüde artacaktır. Çünkü çeşitli grupların devlet hayatında temsilinin bir diğer neticesi, toplumsal barışın gerçekleşmesidir. Memnuniyetsizlik hali oldukça zayıflayacağı için bir sinerji ve matematiksel olarak hesaplanamayacak bir enerji oluşur. Bu durumda Türkiye’ye dönük karanlık operasyonların dayanabileceği zemin ciddi ölçüde zayıflar. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

İslam Düşünce Tarihi




Türk ve İslam dünyasının temel konuları Sözün Özü’nde konuşuluyor. Fikirler, mütefekkirler, düşünce sorunları ve çözüm önerileri akademik ve entelektüel bir derinlikle ele alınıyor. Ufuk açıcı içeriğiyle düşüncelerinize yeni bir perspektif kazandıracak olan Sözün Özü TRT Diyanet’te.


1

SÖZÜN ÖZÜ 63. Bölüm

TRT Diyanet


SÖZÜN ÖZÜ 62. Bölüm

TRT Diyanet


3

SÖZÜN ÖZÜ 61. Bölüm

TRT Diyanet


4

SÖZÜN ÖZÜ 60. Bölüm

TRT Diyanet


5

SÖZÜN ÖZÜ 59. Bölüm

TRT Diyanet


6

SÖZÜN ÖZÜ 58. Bölüm

TRT Diyanet

2. Haliç Konferansı

2. Haliç Konferansı

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Kurşun:- "(Kuzey Irak'taki referandum) Ey Kürtler, bugün sözde 100 yıllık bir halüsinasyon adına, bin yıllık misakı, bin yıllık anlaşmayı, bin yıllık ahtı bozmak üzer


İSTANBUL (AA) - Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Başkanı Prof. Dr. Zekeriya Kurşun, Kuzey Irak'taki referandum kararıyla ilgili, "Ey Kürtler, bugün sözde 100 yıllık bir halüsinasyon adına, bin yıllık misakı, bin yıllık anlaşmayı, bin yıllık ahtı bozmak üzeresiniz. Beraber yaşadığınız Türkler, Türkmenler, Araplar, Ezidilerden, bir maceraperestin siyasi ihtirasları uğruna ayrılmaktasınız." dedi.
İlki 19 Mayıs 1924'te, Musul meselesi ve Türkiye ile Irak arasındaki sınırın çözüme kavuşturulması amacıyla Türkiye ile İngiltere arasında gerçekleştirilen Haliç Konferansı'nın ikincisi, çeşitli sivil toplum örgütlerinin destekleriyle Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlendi.
"1924-2017 Musul Meselesi" başlıklı konferansta konuşan Prof. Dr. Kurşun, toplantının neredeyse bir asır sonra yeniden yapıldığına dikkati çekti.
İlk konferans toplandığında Musul meselesinin tarafının İngilizler olduğunu hatırlatan Kurşun, bugün ise muhatapların Kürtler olduğunu ifade etti. Bölgede son dönemde yaşananların sorumlularını, "siyasi birtakım emellerle istikbal arayışı içerisine girmiş maceraperestler" diye nitelendiren Kurşun, şu değerlendirmelerde bulundu:
"Ey Kürtler, bugün sözde 100 yıllık bir halüsinasyon adına, bin yıllık misakı, bin yıllık anlaşmayı, bin yıllık ahtı bozmak üzeresiniz. Beraber yaşadığınız Türkler, Türkmenler, Araplar, Ezidilerden, bir maceraperestin siyasi ihtirasları uğruna ayrılmaktasınız. Onlara sırtınızı dönmektesiniz. Bu dönüş sadece ve sadece küçük bir aile kavgası olmayacak. Maalesef Kürtleri ateşe sürükleyecektir. Ey Kürtler, bu maceranın peşinden giderseniz, dünyada cehenneminizi yaratmaktasınız. Biz bunu istemiyoruz. Biz burada Haliç Konferansı'ndan şu mesajı vermek istiyoruz: Kürtler barış ve güven içerisinde hak ettikleri şekilde yaşamaya devam etmeliler. Onları o tehlikeye, ateşe atan zihniyetin karşısında durmak gerekir ki kendileri bu cehennemden kurtulsunlar. Bu bir tehdit değildir. Bu bir milliyetçi refleks de değildir. Bu, doğrudan doğruya bin yıllık genetik kültürümüzün talebidir, arzusudur ve onları uyarmak, bizim kardeşlik borcumuzdur. Vicdani borcumuzdur."
Kurşun, bölge dengelerinin, bağımsız bir Kürt devletinin yaşamasına izin vermeyeceğini de vurgulayarak, Suriye ve Irak'ın bütünlüğünün sağlanmasının da bölge dengeleri açısından imkansız olacağını savundu. Kurşun, "Kürt kardeşlerimize diyoruz ki gelin, kardeşlerinizle beraber paylaşmayı öğrenin ve gerçek bağımsızlığın bölünmekte değil, büyümekte olduğunu bilin." diye konuştu.
- "Kerkük Kürtleştiriliyor"
Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Danışmanı Habib Hürmüzlü, referandum kararının Kürt parlamentosunda alelacele alındığını, hatta karar alınırken meclis üyelerinin neredeyse yarısının salonda bulunmadığını anlattı.
Referandum kararının ardından daha önce bir araya gelemeyen pek çok topluluğun artık birlikte hareket etmeye başladığına değinen Hürmüzlü, "Ortada parçalanan sadece Kürtler oldu. Kürtler daha önceki çatışmalar zamanında birleşmişlerdi ve bir hedef üzerine gidiyorlardı. Ancak referandum kararının ardından parçalanmaya başladılar, hatta kendi aralarında kanlı çatışmalar yaşıyorlar." dedi.
Kerkük'ün son yıllarda "Kürtleştirilmesine" yönelik bir proje de yürütüldüğünün altını çizen Hürmüzlü, "2003'ten itibaren bölge Kürtleştirilmeye başlandı. Yüz binlerce Kürt, Kerkük ve çevresindeki köylere yerleştirildi. 10 Nisan 2015'te Kerkük nüfusu 850 bin iken, iki yılda nüfus, 1 milyon 650 bine ulaştı. Yani iki yılda bir şehrin nüfusu, yüzde 100 arttı. Kürtleri her taraftan getirip nüfusa kaydettirip, orayı Kürtleştirmeye çalıştılar." ifadesini kullandı.
- "Türkiye'nin onaylamadığı hiçbir karar, gerçeklik kazanmaz"
Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Başkan Danışmanı Murat Güztoklusu, bölgede Türkiye'nin onaylamadığı hiçbir kararın gerçeklik kazanmayacağını vurguladı. Güztoklusu, 1922 yılında Süleymaniye'de Türkiye'ye bağlı bölgesel yönetim kurulmasının önünü açan "Süleymaniye Kongresi" toplandığından bahsederek, "Türkiye'nin yapması gereken, Süleymaniye Kongresi kararlarının bırakıldığı yerden devam ettirilmesidir. Bu, hem bölge Kürtleri için hem bölgedeki Türkmenler için hem de Türkiye'nin tamamı için en hayırlı gelişmedir." diye konuştu.
Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Akif Okur, referandumun, fiili bağımsızlık denemesi hüsrana uğrayan Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi'nin, bunun siyasi sonuçlarını bağımsızlık iddiasıyla örtme gayreti olduğunu savundu.
Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu, hem Ankara Anlaşması hem de Lahey Adalet Divanı kararlarına göre Musul'un Türkiye'ye verilmesi gerektiğini söyledi.
Kuzey Irak'taki referandum konusunda da hala geri adım atılma ihtimali olduğunu değerlendiren Sofuoğlu, "Geri adım atılmazsa bölgeyi kan bürüyecek. Türklerin, Kürtlerin, Arapların savaştığı, Batılıların seyrettiği bir ortamla karşı karşıya geleceğiz. Ama asla ve asla burada bağımsız bir devlet olamayacak." dedi.
Sofuoğlu, ABD ve İngiltere'nin referandum konusunda Türkiye, Rusya ve İran'ın kesin tavrının ardından geri adım attığını, Türkiye'nin bölgedeki bu kararlı tutumunu sürdürmesi gerektiğini kaydetti.
Kaynak: 2. Haliç Konferansı