17 Eylül 2017 Pazar

Felsefe aklın, mûsikî kalbin işidir

Felsefe aklın, mûsikî kalbin işidir

Yalçın Çetinkaya

Yalçın Çetinkaya


1960 yılında Tekirdağ’da doğdu. Müziğe 11 yaşında başladı ve 12 yaşından itibaren, başta çocuk şarkıları olmak üzere çeşitli formlarda besteler yaptı. İTÜ Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nı bitirdi. M.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde İslâm Felsefesi alanında yüksek lisans yaptı. 100. Yıl Üniversitesi Müzik Bölümü’nün kuruluşuna katkı sağladı ve bir süre araştırma görevlisi olarak çalıştı. İTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Türk Mûsikîsi alanında doktora yaptı. Beş yıl boyunca Cemal Reşit Rey Konser Salonu Genel Sanat Yönetmenliğini yürüten Doç. Dr. Yalçın Çetinkaya, Haliç Üniversitesi Konservatuarı’nda öğretim üyesi ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda öğretim görevlisi olarak dersler verdi. ‘Memleket Meseleleri’ başlıklı röportajlarıyla, Yazarlar Birliği Röportaj Ödülü’ne lâyık görüldü. Reklâmcılık ve Manipülasyon, İhvân-ı Safâ’da Müzik Düşüncesi, Memleket Meseleleri ve Müzik Yazıları adlı yayınlanmış dört kitabı bulunuyor. Müzik Felsefesi, Müzik Sosyolojisi gibi alanlarda çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunan Çetinkaya, halen İTÜ Türk Musikîsi Devlet Konservatuarı Müzikoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

17 Eylül 2017

Felsefe ve mûsikî… İslâm dünyasında birileri tarafından şiddetle dışlanmış, kötülenmiş, hatta haram olarak kabul edilmiş iki alan. Halbuki felsefe de mûsikî de insanın niyetine göre şekillenen alanlar ve bir kabahatleri yok. Felsefe kelimesini ilk kullanan Pythagoras’a göre felsefe, hikmeti sevmektir… mûsikî de Hz. Davud’un (Aleyhisselâm) ilmi ve sanatıdır ve Allah’ın (Celle Celâluhu) kâinatta yarattığı âhengi yansıtmaktadır. Felsefe ve mûsikîye böyle baktığınız zaman karşınıza bambaşka bir alan çıkabilir. Ama ne yazık ki felsefe de mûsikî de ve felsefeciler de mûsikîşinaslar da İslâm dünyasında hakettikleri yerde değiller.

Neyse, yüzyıllardır tartışılan konulara bu sığ bilgimle girmeye doğrusu niyetim yok ama özellikle İslâm felsefesi okumak, zihnimdeki soru sorma ve cevap arama yöntemini kökten değiştirmeme sebeb oldu. Meselâ hiçbir nassa dayanmadan, sadece kendi fikirlerimle haram olduğuna karar verip terkettiğim müzikle ilgili sorularım ve cevaplarım değişti, mûsikînin kendi tabii haliyle bırakın haram olmasını, Allah’ın (Celle Celâluhu) insana sunduğu nimetlerden ve muazzam bir derinliğe sahib olduğunu gördüm. İnsanlık tarihinde mûsikîyi de felsefeyi de ve Allah’ın başka bütün nimetlerini de O’nun rızası için değil, kendi nefsi ve mel’un şeytanın istekleri doğrultusunda kullanan sayısız insan var. Bunların kötü kullanımları, maalesef bu alanların ve nimetlerin de kötü algılanmasına sebeb olmuş ve “haram” olarak yaftalanmalarına yol açmış. Bu nimetleri doğru kullananlar da, maalesef kötü kullananlar sayesinde farkedilmemiş, farkedilse de iyi gözle bakılmamış. İşin içine cehalet de girince insan için faydalı bu nimetler, zararlı addedilmiş. Halbuki ne felsefenin ne de mûsikînin kendi başlarına bir kötülük yapma, insanları yoldan çıkarma kabiliyetleri yok ! İnsan neyse, mûsikî de felsefe de aslında o… Eşya masumdur, kabahat o eşyayı kötü kullanan insandadır.

Doğrusu felsefe ve özellikle İslâm felsefesi bana iyi geldi. İslâm felsefesi alanında yüksek lisans yapmış olmanın, -bu alanda birşeyler yazıp konuşmasam da- ufkumu bir hayli genişlettiğini söyleyebilirim. Çünkü yeni şeyler okumaya başlamıştım ve yüksek lisansa başlayana kadar –konservatuar eğitimi görmüş olmama rağmen- “haram” diyerek terkettiğim mûsikîyi, İslâm felsefesi ve özellikle İslâm felsefesinin en önemli düşünürleri El-Kindî, Fârâbî, İbn Sînâ ve özellikle İhvân-ı Safâ’nın mûsikî hakkındaki düşüncelerini okuduktan sonra yeniden keşfetmeye ve onu daha doğru anlamaya başlamıştım. Hele tasavvuf ! Hz. Mevlânâ ve Ruzbahan Baqlî’nin müzik hakkındaki düşünce ve sözleri, sadece müziğe değil, varlığa bakışımı değiştirdi. İslâm dünyasında iyi gözle bakılmayan felsefe, nedense bende ciddî bir bilgi ve ufuk genişlemesine sebeb oldu. İslâm felsefesinin veya genel olarak felsefenin insanı böyle dönüştürme kabiliyeti olabilir mi emin değilim. Eğer insan bu dönüşüm ve değişimi göze almışsa bir şekilde başka etkilenmelerle de değişir ve dönüşür, ya da ikna olur.

Belki konunun uzmanları bu düşünceme katılmayacaklardır ama, onlar kadar felsefe okumuş ve kafa yormuş biri olarak - nâçizâne- felsefeyi “doğru soru sorma ve doğru cevap arama sanatı” olarak kabul ediyorum. Sanat benzetmesini de kasıtlı olarak yaptığımı söylemeliyim. Çünkü doğru soru sormak ve doğru cevap aramak, tıpkı sanatsal bir eylemin taleb ettiği ya da sanatsal eylemin gerçekleşmesini mümkün kılan şeyleri ister. Nedir bunlar ? Akıl, bilgi, tecrübe, iyi ve doğru bir duruş ve bu durulan yerden iyi bakış, güzeli ortaya koyma farklılığı, varlığı anlamak, kabiliyet ve insanî anlamda “yaratıcılık”. Yani mevcud olanı zorlamak, mevcud olanın dışına çıkmaya çabalamak. Sanatçı da bunu yapar. 

Zaten felsefe kelimesini ilk kullanan Pythagoras’a göre felsefe “hikmeti ve hikmetli bilgiyi sevmek” mânâsına gelmektedir. Her ne kadar bu mânâyı muhtevî felsefe zaman içinde kirlenmiş olsa da, hikmetli bilginin alanıdır ve kendisine samimiyetle yönelene hikmetli bilgiden birşeyler fısıldar veya takdim eder diye düşünüyorum. Bendeniz Pythagoras’ın felsefeye yüklediği “Hikmeti sevmek”de takılı kaldım ve felsefeyi Pythagoras’ın ona yüklediği mânâ ile, eskilerin tâbiriyle “İlm-i Hikmet” olarak benimsemeyi de seviyorum.

Genel olarak felsefeyi veya İslâm felsefesini ben Pythagoras’ın tarif ettiği şekliyle kabul ediyor ve onu başka alanlarla çatıştıran kişi veya fikirleri de doğrusu ciddiye almıyorum. Felsefenin özü hikmettir, böyle başlamıştır ama zaman içinde elbette insan zihninin aldığı istikamet onu da bu istikamete göre yönlendirmiştir. 

Ben İslâm felsefesine her zaman bu nazarla baktım ve böyle bakınca daha verimli ve insan kulağına başka güzel şeyler de fısıldayan bir dost buldum. Fısıldayan hangi alan, ne ve kim olursa olsun, nihayetinde Allah’ın (Celle Celâluhu) sizin hakkınızda murâd ettiği hal ve kıvama doğru ilerliyorsunuz. Fısıltıyı ciddiye almak ve onu şeytanın vesvesesi ile karıştırmamak mühimdir. Bunları birbirine karıştırmamak için de hayatınızın ve bilginizin merkezine Allah’ı ve Kur’an’ı koymak, Allah’ı karşınızda görür gibi yaşamak (ihsan) ve her işe O’nun güzel ismiyle başlamak gerekir. Fısıltıyı, ilhâmı vesveseden ayırmak, kişinin doğru istikamette ilerlemesine katkı sağlayabilir. Bu İslâm felsefesi olabilir, matematik olabilir, mûsikî olabilir, simya olabilir. Ne olursa olsun ama, yaptığımız işin de, ilgilendiğimiz alanın da bir kalbi olmalıdır. Sovyet şair Vladimir Mayakovski ne demiş; “Ne iş yaparsan yap, ama kalbi olan bir iş yap”. Konu derinleşebilir, çünkü akıl ve kalp ikilemi söze karışabilir, böyle olunca da yazı uzar gider. Gerçi nâçizâne akıl ve kalbi birbirinden ayırmayı doğru bulmuyorum. Ben bir mü’minin, “aklı olan kalb ve kalbi olan akıl” sahibi kişi olduğunu düşünürüm. Mümin bir insanın aklı ve kalbi birbirinden ayrı değildir.

Felsefe aklın, mûsikî ise kalbin işidir. Aklın kalbi olduğuna göre felsefenin mûskîsi; kalbin aklı olduğuna göre de mûsikînin felsefesi vardır. Bu iki alanı birbiriyle dengeli bir şekilde karıştırıp kullanmak Müslümana iyi gelebilir.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme